Babamın vefatından sadece birkaç gün önce kaleme aldığım bu satırlar, zihnimde aniden fırtınalar koparan düşüncelerin bir yansımasıydı. Onu unutmamak için bir anıt inşa eder gibiydim bu yazıyla. Babama dair bildiklerim sadece bunlar mı? Elbette hayır. Geri kalanı bende yaşıyor… davranışlarımda, reflekslerimde, cesaretimde, inançlarımda, duygularım ve düşüncelerimde, ahlakımda, imanımda… ondan alabildiğim her şeyde… ve elbette benimle paylaştığı kısa anekdotlarda.
Babası İstanbul seferlerinden birinde vefat edince kendisi altı yaşındadır. Öz amcası, babasının tüm gemilerine ve parasına, yani mirasa el koydu. Yokluk içinde, abileriyle birlikte küçük yaşta çalışmaya başlıdılar. Daha çocukken bir gün İstanbul’dan kalkan bir gemi ile miço olarak limandan ayrıldı. Ergenliğini gemilerde tamamladı. Fas’ta, iki Türk arkadaşıyla birlikte karada uyuyakaldıklarında, gemi onları beklemeden limandan ayrıldı. Arkadaşları ile birlikte Fransız Lejyonuna katıldılar. Bir öncü müfrezede 5 yıl gerilla usulü savaştı ve bu savaşta iki Türk arkadaşı işkence ile öldürüldü. Fransız Cumhurbaşkanı Charles De Gaulle’den madalya aldı. Savaştan sonra lejyonda ayrıldı ve beş yıl kadar karanlığa gömüldü. Beş yıl sonra, uzun zamandır haber alamayan ailesine yaşadığını haber verdi. Abisinin siyasi bağlantıları kullanarak çıkardığı kimlik ile Türkiye’ye döndü. Evlenip, altı aylık çocuğu ve eşiyle tekrar Fransa’ya gitti ve orada üç çocuğu daha oldu. Bir tersanede iskele şefi olarak emekli oldu ve yıllar önce ayrıldığı İstanbul’a temelli döndü. Şimdi 83 yaşında bir hastanede yaşam mücadelesi veriyor. O adamın adı Nihat Genç bana hep hatırlattığı gibi Gencalioğulları’ndan. Evet o benim babam.
Nasıl bir adam olduğunu uzun uzun anlatmama gerek yok sanırım, zira herkesin zihninde oturmuş bir Nihat Genç portresi var ve hepsi de bir yapbozun parçası. O, her şeyden önce altı yaşında babasını kaybeden bir çocuktu. Ayrıca bir sabah arazide uyanınca yanında veya altında bir ceset olduğunu gören paralı bir askerdi. Masum duygusallığı yanında gerçeğe bağlı bir acımasızlık onun hayat macerasının harcıydı.
Belki anılar insanları daha iyi tanımlar. Hatırlıyorum, Marsilya’nın Canebière Caddesi’nde hızlı ve uzun adımlarına yetişmeye çalışırken koşardım. Çocuk gözümde devasa görünen, duvarda siyah bir boğa büstü olan kafeye gidiyorduk. Ona Marsilya’nın ilk Türk’ü denirdi. Vardığımızda, herkes masasına toplanır, babam da bir muhtar edasıyla dilekçelere yardımcı olur ve Fransız makamlarındaki idari işlemler için yol gösterirdi. Yardım isteyenleri hiç geri çevirdiğini görmedim. Bugün artık var olmayan o büyük kafeye sığdırdım babamı. Bütün arkadaşları onun için orada, birbirleriyle şakalaşıp arada bir hararetli bir şekilde siyaset, hatta tarih konuşuyorlar.
Şu anda hastane odasında yalnız, tıpkı altı yaşındaki gibi…