Bölüm 1: Karar
Arabanın aralık sağ ön camının arasından geçmiş olan Kalaşnikofun soğuk namlusunun ucu burnuma dayanmıştı. Ölüme bu kadar yakınken garip bir durum vardı; o an, hep söylendiği gibi, geçmişim filim şeridi gibi gözlerimin önümden geçmiyordu. Sadece bugüne kadar yaşadıklarımın için derin bir şükran ve yaşayamayacaklarım için ince bir sızı içimdeydi. Silahı bana doğrultan o yaratığın gözünün içine baktım; muhtemelen aldığı uyuşturucunun etkisiyle, gözleri yuvalarında çıkmak üzereydi. Sakin bir tonla ve gülümseyerek “iyi akşamlaaar” dedim. Yaratık da boş bulunup, o da “iyi akşamlar” diye karşılık verdi. Birkaç saniyeline insanlığını yakalamıştım sanırım. Bir gülümseme ve bir selam, inanın çok şeye kadir olabilir. Sonra muhtemelen uyuşturulmuş beyni hızlı bir şekilde kendisine “Ne saçmalıyorsun sen!” deyip, aracımızı önlerinde duran diğer araca yanaştırmamızı sert bir şekilde emretti. Etrafımız sarılmıştı. En önde, yolu kapatan dikey park edilmiş bir araç duruyordu; yolcuları da elleri başında, ayakta bekliyordu.
Üç kişiydik ve hızla araçtan indik. Ben sağ ön kapıdan, diğer iki arkadaşım da sol ön ve arka kapılardan dışarı fırladı. Yaratıklardan biri, arka kapıdan çıkan arkadaşım Serdar’a önce okkalı bir tokat attı, sonra “niye kaçıyordunuz lan?” diye bağırdı. Öfkesinin sebebi şuydu: İki dakika önce direksiyonda olan diğer arkadaşım Cengiz ve ben, uzakta beliren tuzağı anlayıp kaçmaya çalışmıştık. Ne yazık ki, bunu başarabilmek için olay yerinden yeterince uzaklaşmamıştık. Etrafımız anında sarılmış, bir kapana kısılmıştık. Kurulan pusudan kaçma teşebbüsümüz yüzünden öfkeli ve silahlı adamdan tokat yiyen Serdar, tüm olay boyunca yaşadığı şoktan ve korkudan bir daha başını kaldıramadı.
Acaba arkadaşlarım, teröristlerin bizi tuzağa düşürmeden birkaç saat önce verdikleri kararları bugün hâlâ hatırlıyorlar mıydı? Yoksa beni ve yediğimiz alabalığı mı suçluyorlar? Bilmiyorum. Aslında o saatlere kalmamız biraz benim yüzümdendi. O zamanlar terör tehdidi nedeniyle bölgede geç saatlerde yola çıkmak için ortam çok tekin değildi. Fakat şiddetle alabalık yemek ve arkadaşlarıma ikram etmek istiyordum. Nihayetinde Serdar misafirimizdi ve muhtemelen bölgeyi birkaç hafta içerisinde ona teslim edecektim. Bu bölgenin nimetlerini ona iyi pazarlamalıydım.
Yola çıktığımızda akşam ezanı okunuyordu. Alabalık yenmişti ama çok geç kalınmıştı. İki arkadaşıma döndüm ve durumu açıkladım:
Ben: Geç kaldık. Bölgede de bugünlerde birkaç terör olayı var. İsterseniz burada geceleyelim ya da yola devam edelim. Karar sizin.
Serdar: Lenslerim otelde, bence dönelim.
Cengiz: Eşim ve çocuğuma akşam döneceğim dedim, bence yola devam edelim.
Ben: Siz nasıl isterseniz. O zaman kravatlarınızı çıkartın. Ola ki özel bir durum ile karşılaşırsak bir ilaç firmasında çalışıyoruz deriz. Anlaşıldı mı?
Anlaşılmıştı. Kravatlar çıkartıldı ve Kop dağını tırmanmaya başladık. Geç kalmış olabilirdik ama önümüzde iki seçenek vardı; yola devam etmak veya bulunduğumuz yerde kalmak. Seçimimiz yola devam etmek oldu. Artık başımıza gelenlerin suçu alabalığın değildi. Bana gelince o dönemde tam sınırlarda yaşadığım için karar vermek yerine onlara sormak benim işime gelmişti. Sırf bu yüzden bile suçun bende olduğunu söyleyebilirim. Çünkü yapmam gereken aslında sezgilerimi dinleyip onları yola çıkmamaya ikna etmekti.
Üçümüz farklı nedenlerle de olsa aldığımız ortak kararla yeni bir hikâyenin başlangıcına imza atmış olduk.
Bölüm 1’in sonu