DAĞDA PUSU (3)

Bölüm 3: Herkes benden

Olayların nasıl bu noktaya geldiğini anlamıyordum ama kova ve hortum, eşkıyanın elindeydi. Zaman benim için durmuştu; kımıldayamadan bekliyordum. İçimde ise fırtınalar kopuyordu çünkü hayatımın kontrolü elimde değildi ve buna itirazım vardı. Ancak adamların elindeki silahlar bu itirazımı seslendirmek için benim için somut bir engeldi. Cani ise umursamazca etrafta yeni kurban arıyor ve hedefi netti: Ne pahasına olursa olsun o bidonu yanıcı bir maddeyle doldurmak. Birkaç saniye içinde yeni kurbanlar bulundu. Artık depodan benzin çekme görevi, önümüzdeki araç yolcularındaydı.

Tüm iç organlarım sanki benzin kokuyordu. Rahatsızlığımızı belli etmemeye çalışıyor, silahlı adamları gözlerimle takip ediyordum. Kaç kişi olduklarını tahmin etmeye çalışıyordum; sesleri duyduğum ama göremediklerim de vardı, muhtemelen toplam sayıları sekizden fazlaydı. İçlerinden biri genel seslenerek cüzdanların verilmesini emretti. Bizimkiler çoğunun cüzdanları araçlardan toplanmıştı, şimdi ceplertekiler isteniyordu. Haydutlardan birini izlemeye koyuldum. Adam kendisinden daha cüsseli olan ve daha sonra hemen arkamıza park eden kamyon şoförü olduğunu öğrendiğim bir adama baskı yapıyor, bağırıyordu:

– Paranı ver”

– Bende Vallahi para yok”

– Bu yoldan geçiyorsun ama sen PKK’ya vergini verdin mi?”

– Anlamadım!

– PKK’ya vergini vereceksin”

– Anlamadım…!

Bölgeyi ilk aldığımda bu terör örgütle karşılaşmaktan korkuyordum. Fakat zamanla onlara karşı olan nefretim korkumdan daha baskın çıktı. “Uzun yolda eğer on beş dakika içerisinde karşıdan bir araç gelmiyorsa mutlaka dur ve geri dön,” diye bana tavsiye edilmişti. Yarım saat karşıdan araç gelmediği de oluyordu, buna rağmen hep yoluma devam ediyordum. Hatta kafamı açık camdan çıkartıp “gelin lan” diye bağırdığım çok oluyordu.

Bugünkü pusudan birkaç hafta evvel benzin almadan yola çıkmıştım. Depomu yol üzerindeki istasyonlardan birinde doldurmam gerekiyordu fakat hiçbirinde benzin pompası yoktu ve tam umudumu kaybederken olan bir tanesine rast geldim. Depoyu doldurmuş aracıma biniyordum ki pompacı beni çay içmeye davet etti. Bir çay ve uzun bir sohbetten sonra müsaade istedim. “Sohbetin iyi ve seni sevdim, o yüzden gece buradan geçme, seni tanımam,” dedi. Geçmem dedim ama çok şaşırdım. Gece ve gündüz aynı adamdım ama belli ki o değildi. Terör örgütünün aynı sahteliği bu pusuda da kendisini ispatlıyordu. Bizi durduran bu adamlar bir haydut çetesinden hiçbir farkı yoktu.     

İri şoför, “Pekeke” olarak ifade ettiği teröristin örgütün ismini kasıtlı olarak anlamazlıktan geliyordu. Tehlikeli bir oyun sahneleniyordu ve oyuncular tutumlarında ısrar ediyordu. Her replikte gerginleşen ortam, korkudan kümeleşen insanların başını döndürüyordu. Bir parmağını şoförün yüzüne doğru sallayan, diğer parmağı tetikte olan silahlı adamın her söz aldığında kelimelerindeki vurguların ciddiyetini tartıyordum. Hain, terör örgütünün ismini halen kasten zikretmeye devam ediyordu. Sanki vatanımızın, bu dağların ve yolların onların olduğunu vurgulamak için cahilce bu fırsatı değerlendiriyormuş gibiydi. Şoför de saf bir yaklaşımla aslında onları tanımadığını söylüyordu. Diyalogu şoför kazandı, silahlı cahil bu sefer onu ölümle tehdit etti.

Genelde paramı cüzdanda değil ceplerimde tutarım. O gün de öyleydi. Cebimde nedense döviz birikimlerim de vardı. Gerçek bir tehdit savurduğunu anlayınca silahlı adamın karşısına dikildim ve cebimden çıkardığım bir tomar parayı kendisine uzattım. “Onları artık sıkıştırma, hepsinin parasını benden al, burada çok var hepsine yeter.” Çok saçmaydı ama sanki “masanın hesabı bende” der gibiydim. 

Adamın bir elinde bir Kalaşnikof, diğer elinde paralar; bir dövizlere bakıyordu bir de bana. Nasıl davranacağını bilmiyordu. Zaman yine durmuştu. Saklamaya çalıştığım kızgınlığımı fark ettiğini düşünmüyorum. Paraları cebine atarken elinde bozuk değerinde bir Türk lirası kâğıt para kalmıştı, onu da şaşkın şaşkın bana uzattı. Şapşal bana para üstü veriyordu ve anlaşılan kontrol artık bendeydi.

3. Bölümün sonu

alptekingenc tarafından yayımlandı

1968 yılında o zamanlar tüm Üsküdarlı çocukların gözünü açtığı Zeynep Kamil hastanesinde doğdum. Daha bir kaç aylıkken kendimi Fransa’nın güneyinde Marsilya'da buldum. 18 yaşımda Türkiye’ye temelli dönüş yaptım ve Sait Faik Abasıyanık hikaye kitaplarını okuyarak Türkçe okuma ve yazmayı öğrendim. Üniversite yıllarım bittiğinde Öğrenci harçlığımı kazanmak için çalıştığım Turizm sektöründen ayrılıp neredeyse 20 yıl uluslararası bir şirkette kariyer yapıp bir kaç yıl önce ona da nokta koydum. Şimdi kurduğum şirkette yeni tecrübeler kazanıyorum. Yazılarım sadece kendime fısıldadığım kişisel düşünce ve görüşlerimi kalem ve kağıtla veya klavye ile buluşmasıdır.

Yorum bırakın