DAĞDA PUSU (SON)

Bölüm 5: İfade

Oyunculuktan seyirci konumuna geçmiştim ve bulunduğum sahne sürekli değişiyordu. Polis karakolundan jandarma karakoluna geçmiştik. Vaka onların sorumluluğundaymış. Sahneler ve muhataplar farklıydı ama anlatılanlar hep aynıydı. Komutan, “Olayın cereyan ettiği mevkiye göre ifadelerinizi bir de dağın diğer tarafında bulunan jandarma karakolunda vermelisiniz, sizi bekliyorlar,” dedi. Karakolda bulunan şahit ve mağdurların çoğu, endişe ve korku nedeniyle bunu reddetti. Ben ve Cengiz iki şartla oraya gitmeye kabul ettik. Şartlarımızdan biri, artık yorgun düşen Serdar’ı otele bırakma imkânının sağlanması, diğeri ise dağın öbür yamacındaki karakola asker korumasıyla gitmekti. Serdar’ı karakolda ifade vermek istemeyen birileriyle Erzurum’daki otele gönderdik, biz de birkaç jandarma eşliğinde, bir minibüsle, pusu noktasından geçerek diğer karakola gittik. Olay yerinden geçtiğimizde arabamızı gördüm; kapkaraydı, jantlar erimişti, cam kalmamıştı ve en kötüsü bilgisayar çantamı göremiyordum. 

Sabah güneşine bir iki saat kalmıştı ve artık günün bitmesini istiyordum. Karakolun koridorunda tek başıma oturup ifade sıramı bekliyordum. Bir subay geldi, “İçeride birkaç kişi, bir adamın rahat tavırlarıyla hayatlarının kurtarıldığını söylüyor, sanıyorum o da sensin.” Yorgun bakışlarımı konuşan adama kaldırdım.

“Sigara içermişin?” Subay bana sigara paketini uzattı.

“Evet, fakat benzim yuttum, içemem” dedim.

Gülümseyerek yanımdan ayrıldı. Yarım saat sonra, elinde muhtemelen emrindeki bir askerle fırından getirttiği yeni çıkmış bir ekmek vardı.

“Al, ekmeğin sadece içini ye, benzini çekecektir” dedi.

“Ciddi misin? Teşekkür ederim” diye gülümseyerek cevap verdim ve verdiği ekmek içini mideme atar atmaz bana uzattığı sigarayı hemen yaktım.

Artık sabah olmuştu, bulunduğumuz ilin bayi elemanı, beni ve Cengiz’i Erzurum’daki otele getirmek için jandarma karakolundan aldı. Yoldayken Müdürüm çok sinirli ve endişeli bir şekilde beni aradı:

“Ne çalışması? Ne bayi ziyareti? Kafayı mı yedin? Serdar çok korktu, seni otelde bekliyor, onu al ve hemen İstanbul’a dönün. Uçak biletleri ve yerlerinizi ayarladım. Ölüyordunuz lan ve sen programı devam ettirmekten bahsediyorsun… hemen dönün”. Bana göre hayat devam etmek zorundaydı. Dünkü adi herifler bugün benim için artık yok hükmündeydi. Belki anılarıma dâhil olmuşlardı ama bundan sonra hayatımda var olmak zorunda değillerdi.

Otel’de MİT görevlileri beni bekliyordu. Havaalanına kadar bana eşlik ederken onlara olanları tekrar anlattım. Soruları diğerlerinden daha net ve profesyoneldi. Kendilerine istedikleri bilgileri verirken onlar da bana olanların gerçek iç yüzünü anlattılar. Aslında bu pusu, ismi lazım değil bir terör örgütünün lojistik desteği ile diğer bir kanlı ve kalleş örgütü olan PKK’nın bir eylemiydi. Pusuyu organize edenin kim olduğunu, kaç kişi olduklarını biliyorlarmış ve yakalanmaları da an meselesiymiş. Bu pusudaki asıl amaçları kış gelmeden bir ses getirmekmiş ve ölümlerimiz buna yarayacaktı. Yani hedef canice kan dökmekmiş. Ajanlar çok nazikti, Serdar’a ve bana neredeyse uçağa kadar da eşlik ettiler.

Levent’e gidiyordum. Bu son günümdü, haftaya da yıllık izinde olacaktım. Köprü üstünden geçerken birden iki gün önce yaşadığım tüm dehşetli dakikalar aklıma geldi. Bu ana kadar pusu kaynaklı herhangi bir kaygı emaresi yoktu ama gaza basarken, ansızın ayağım zangır zangır titremeye başladı. Rahatlamak için bakışlarımı boğazın parlayan sularına diktim ama etkisini ancak birkaç saniye sonra gösterdi. Anlaşılan bu, o gün dağda yaşadıklarımın bir sinir boşalmasıydı.

Tatil başlamıştı, evdeydim ve hiçbir programım yoktu. İki hafta nasıl geçecekti? Telefonum çaldı:

“Alptekin, aşağıdayım. Çantanı hazırla gidiyoruz”

Camdan baktım.

“Cem!… nereye?”

“Sen gel”

Birkaç dakikada hazırlanıp, çantamı arabanın bagajına attım.

“Ben seni bırakır mıyım Coco bu olaylardan sonra kendi kendine?” dedi Cem.

Akşam Bodrum’a varmıştık. Artık her Bodrum akşamında o hain pusu ve adi teröristlerin anılarını kadehlerimle lanetliyordum. Artık benzin kokusu da almıyordum.

SON

alptekingenc tarafından yayımlandı

1968 yılında o zamanlar tüm Üsküdarlı çocukların gözünü açtığı Zeynep Kamil hastanesinde doğdum. Daha bir kaç aylıkken kendimi Fransa’nın güneyinde Marsilya'da buldum. 18 yaşımda Türkiye’ye temelli dönüş yaptım ve Sait Faik Abasıyanık hikaye kitaplarını okuyarak Türkçe okuma ve yazmayı öğrendim. Üniversite yıllarım bittiğinde Öğrenci harçlığımı kazanmak için çalıştığım Turizm sektöründen ayrılıp neredeyse 20 yıl uluslararası bir şirkette kariyer yapıp bir kaç yıl önce ona da nokta koydum. Şimdi kurduğum şirkette yeni tecrübeler kazanıyorum. Yazılarım sadece kendime fısıldadığım kişisel düşünce ve görüşlerimi kalem ve kağıtla veya klavye ile buluşmasıdır.

Yorum bırakın