Sarışın ve mavi gözlü olmam, anaokulunda beni görünmez kılmıştı. Fakat ilkokul birinci sınıfta, yabancı kökenli adım bu görünmezliği bozdu. Muhtemelen Türk olmam, ırkçı kadın öğretmenimi rahatsız etmiş olmalıydı ki, görünmezlikten yokluğa terfi ettim. O dönem anlam veremediğim ırkçılığı ve ilgisizliğin bir çocuk için nasıl işkenceye dönüşebileceğini, bizzat bana öğretti.
Sınıf küçücüktü, fakat aklımda devasa bir yer olarak kaldı. En arka sıraya atılmıştım; küçülüyor, sadece nefes alıp vermeye çalışıyordum. Hatırladığım tek şey oturduğum o arka köşeydi. Yanımda ve önümde çok candan fakat bir o kadar yaramaz iki Cezayirli çocuk vardı. Bir yıl boyunca ne söz aldım ne de bana söz verildi.
Bir gün, yan sınıftan tebeşir almaya gelen bir öğretmen beni ateşler içerinde, sıramda bayılmak üzereyken buldu. İki sınıf ayıran ara kapıdan girmiş, halimi görünce kendi öğretmenime hakaretler savurmuştu. Panikle küçük bedenimi kucağına aldı; muhtemelen revire götürüyordu ama yolda bayılmıştım. O kucaklama belki de beni hayatta tutmuştu.
Okul bitiyordu ve beni öldüremeyen öğretmen bu kez süründürmeye karar verdi. Önce beni bıraktı, ardında “özel çocukların” okuluna nakletti. Okuma-yazmayı zorluğu çeken, uyum sorunu yaşayan veya öğrenme yeterliliği olmayan çocukların okuluydu burası. Ama bana göre, ıslah evinden farkı yoktu. Daha bir ay geçmeden yeni öğretmenim ailemi çağırıp benim “Bu çocuk burada olmamalı” diyerek normal eğitime dönmem için gerekli belgeleri hazırlayıp onayladı. O okulda geçirdiğim bir ay hafızamda tamamen silindi; hâlâ tek bir kare hatırlamıyorum.
Cezam bitmiş, salıverilmiştim fakat hâlâ ilkokul birinci sınıftaydım. Annem, yeni öğretmenime okuyup yazamadığımı söyledi. Bu sınıf daha küçük gibiydi ve artık arkada değil ikinci sırada oturuyordum. Kara tahta, sıralar, sınıf ortamı… ilk günlerden beni heyecanlandırmıştı. Okul bahçesindeki büyük çam ağaçların gölgesi sınıfı kaplıyor ve yumuşak bir hava veriyor; yedi yaşındaki benim gibi bir çocuk için romantik bir atmosfer sağlıyordu. Mutluydum.
Bir hafta geçmeden, yeni öğretmenim tahtadaki yazıları takip ettiğimi fark etti. Yazmayı durdurup bana döndü:
-Alptekin, sen okuyabiliyor musun?
-Evet!
-Niye söylemedin?
-Kimse sormadı.
Gerçekten de kimse bunu bana sormamıştı. O özel okuldan alınıp tekrar ilkokula gönderilirken de nedeni sorulmamıştı. Annem de o dönemlerde olayları kavrayacak veya hakkımı savunacak kadar Fransızca bilmiyordu. Bir yılım boşa gitmişti. Nedenini hâlâ anlamakta zorlanıyorum.
Bir çocuk olarak yaşadığım ilgisizlik ve maruz kaldığım ırkçılığı bir yana bırakacak olursam, o bir yıl içerinde en azından şunu öğrendim; Ortama uyum sağlamayı, kendimi ezdirmemeyi ve başkasına zorbalık yapmamayı öğrendim. Altı yaşımdan kalan tek güzel hatıra ise, Cezayirli olduğunu tahmin ettiğim iki arkadaşım ile teneffüslerde yaptığımız karate hareketleri ve delice koşarak birbirimizin kovaladığımız anlardı. Sanırım o yaştaki çocukların okuldan hatırlaması gereken de, tam olarak böyle anılar olmalı.