Herkes bilir ki bakmak ve görmek birbirinden farklı birer eylemdir. Peki, ne gördüğümüzü ve neyi görmemiz gerektiğini biliyor muyuz?
Yıllar önce bu konuyu vatani görevini yerine getiren dostum Ümit Dodanlı’ya yazmıştım. Mektuba dönüşü de ilginç olmuştu: “Bana böyle yazılar yazma!”. Aslında, amacım konfor alanından çıkmış olan Ümit’in bitmek bilmeyen günlerini yazımla zenginlik katmaktır. İşte, yıllar önce kendisine yazdığım o mektubun özetini bu yazımla tekrar kendisine ithaf etmek istiyorum.
İki adam düşün. İkisi de kendi müstakil evlerinin teraslarından, her gün aynı dağı seyrediyor yıllarını geçiriyorlar. Bir gün, adamlardan biri, o ana kadar hiç fark edemediği bir ayrıntı keşfeder: batan güneşle birlikte muhteşem bir şekilde parlayan dağın bir kıvrımını. Otuz yıldır baktığı dağ hep aynıydı, ama bugün bu ayrıntı yüzünden bu ayrıntı yüzünden çok daha farklı görünüyordu. Bu keşif onu rahatsız mı, yoksa mutlu mu etmeliydi ona da pek emin değildi. Ne de olsa, bugüne kadar dikkat etmediği o kıvrım zaten hep oradaydı ve güneşli günlerde aynı yerde, aynı saate parlıyordu. Dağ, her günden daha güzeldi ve içinde bir ses ona yarın ve ondan sonraki günlerde de bu dağın çok daha güzel olacağını fısıldıyordu. Artık o, aynı adam değildi ve yarın da olmayacaktı.
Diğer adam için ise durum farklıydı. O, terasından otuz yıldır zaten her gün dağın farklı güzelliklerini keşfediyor ve büyüleniyordu. Onun için, dağ hiçbir zaman aynı değildi; her geçen gün bir detay daha ekleniyor ve farkı bir duygu uyandırıyordu. O da biliyordu, bir gün önceki adam olmadığını ve yarın da olmayacağını. Evet, dağ otuz yıldır karşısındaydı ama o da tam karşısında duruyordu. Birlikte yıllandılar, her gün sessizce birbirini selamlayıp konuşuyorlardı.
Benim de bir dağım var; nereye gitsem onu görüyorum. Yanımda bir de çantam var. Sanki hayat, tek bavul hakkı olan, aktarmalı bir kişilik seyahat biletiymiş gibi, her gün gördüklerimi, yaşadıklarımı ve duygularımı o çantaya dolduruyorum.