ÖLÜMÜNE SADAKAT

Babam eski bir paralı asker ve gerilla uzmanıydı. O dönemi pek de anlatmazdı. Çok zorladığınızda bile uydurma bir cevap verirdi. Anlaşılan ya kendisine ya da başkasına konuşmamaya yeminliydi. Dolayısıyla sorularda seçici olmalıydım. Nadir sohbetlerimizin birinde bir fırsat yakalayıp bir soru yöneltim:

“Baba…yıllarca toprağın olmayan bir ülkede, ülken olmayan bir bayrak için nasıl savaştın? Bu nasıl bir motivasyondu?”.

Cevabı oldukça netti. “Oğlum…Ben silah arkadaşlarım için, kurşun sıkıyordum. Müfrezede hepimizin bir görevi vardı. Her birimizin hayatı birbirimize bağlıydı. Görevini titizlikle yerine getiremeyen asker, tüm arkadaşların ölüme neden olabilirdi. Birinin ölümü aynı şekilde hepimizin ölümü demekti.”

“Ayrıca,” diye devam etti “bizim için Fransa’nın bayrağı değil lejyonun bayrağı önemliydi. Sonuçta sadece savaşmak için para alan askerlerdik. Kimse bizden o bayrağa aidiyet hissetmemizi beklemiyordu. Benim tek kaygım, silah arkadaşlarım ve onların hayatlarıydı.”

Bu konuyla bağlantılı olarak, ondan duyduğum birkaç kısa ama etkileyici hikâye sayesinde müfrezedeki arkadaşları arasındaki inanılmaz sadakat ve aidiyet duygusunu daha net anlamıştım. Mesela, yaşadığı şiddetli bir çatışmada, bir arkadaşı, subayını bir tartışma nedeniyle kasten öldürüyor. Fakat beklenenin aksine, kaçmayıp görevine devam ediyor. Silah arkadaşlarını terk edip kayıplara karışacağına kaderine razı oluyor. Çünkü onun yokluğu, bir silah arkadaşının ölümüne neden olabilirdi. Nihayetinde çatışma bitiyor ve garnizona döndüğünde kısa bir askeri mahkeme sonucunda idam ediliyor. Bu ölümüne bağlılık örneği, ekip ruhuna en iyi örneklerden biriydi.

Bu felsefeyi ben de sadece ast olarak değil, yöneticiliğimde de uyguladım. Bir saha ekibinin üyesiyken, haftalık seyahatlerimiz ve ofis çalışma günlerimizde herkesle kişisel bir bağ kurmaya çalışıyordum. Açıkçası, tüm ekip üyeleri zaten bu ruha sahipti.

Yöneticiliğimde de babam gibi, arkadaşlarıma karşı aynı hassasiyeti gösterdim. Yönetici değil, bir zincirin halkası olarak görüyordum. Onların bir hatası benim hatamdı, çözümünü de ortak çaba ile buluyorduk. Dertlerimiz ile birlikte dertleniyor, bir nevi hayatımızı paylaşıyorduk. Herkesin görevi netti, ancak satış ekibine satış sonrasını, satış sonrasına da satışı öğretiyordum. Amaç top yere düşmeden ekibinin herhangi birinin onun yakalamasıydı. Bu bireysel sorumluluk bilinci ile, aslında onları yöneticiliği de hazırlıyordum. Ekipteki uyum inanılmazdı. Bir problem ile karşılaştıklarında herkes görüş ayrılıklarını bir kenara bırakıp ekip ve marka için birleşiyor, çözüm arıyordu. Ekibe zarar vereni dişliyordu. Üst yönetim bile umurlarında da değildi.

Babam haklıydı, organizasyonlarda ekip ruhu her şeyin üstündeydi ve hayatıydı. Onun gibi, benim de arkadaşlarıma bağlılığım halen devam ediyor. Onları bir soyağacına koyamıyor olabilirim ama sağlam bir ağacın kökünün dalları olarak görüyorum, artık çok görüşmüyorsak bile.

alptekingenc tarafından yayımlandı

1968 yılında o zamanlar tüm Üsküdarlı çocukların gözünü açtığı Zeynep Kamil hastanesinde doğdum. Daha bir kaç aylıkken kendimi Fransa’nın güneyinde Marsilya'da buldum. 18 yaşımda Türkiye’ye temelli dönüş yaptım ve Sait Faik Abasıyanık hikaye kitaplarını okuyarak Türkçe okuma ve yazmayı öğrendim. Üniversite yıllarım bittiğinde Öğrenci harçlığımı kazanmak için çalıştığım Turizm sektöründen ayrılıp neredeyse 20 yıl uluslararası bir şirkette kariyer yapıp bir kaç yıl önce ona da nokta koydum. Şimdi kurduğum şirkette yeni tecrübeler kazanıyorum. Yazılarım sadece kendime fısıldadığım kişisel düşünce ve görüşlerimi kalem ve kağıtla veya klavye ile buluşmasıdır.

Yorum bırakın