AYNADAKİ BEN

Aynaya baktım. Karşımdaki görüntü bana yabancı geldi. Bu hissi genelde sarhoş olduğumda yaşardım ama bu sefer ne midemde ne kanımda alkol vardı. Görüntüme şaşırmış biraz da kızmıştım. Bu yabancılaşma beni öyle şaşırtmıştı ki, birkaç gün sonra dayanamayıp arkadaşım Zülküf’e sormuştum. Yanlış hatırlamıyorsam yaşlandığımı söylemişti. Halbuki sadece kırklı yaşları deviriyordum. Birkaç yıl sonra anlamıştım ki, yaşadığım bu farkındalık aslında “diğer ben” ortaya çıkmasıydı. Evet, bu bir sunucuya kaydedilmiş olan geçmişimin, benliğimle aynada çakışmasından başka bir şey değildi.

O günden birkaç yıl sonra, benliğimizin veya zihnimizin sıkıştığı bu üç boyutlu dünyamızdan daha farklı bir boyuta evrilebileceğini anladım. Buna ihtiyacımız var mı bilmiyorum, bunu yapabilir miyiz onu da bilmiyorum.

Hayat; bizim bakış açımıza ve beklentilerimize bağlıdır. Fakat unutmamalıyız ki, soyutu kavrayan, dua ve tövbe eden, seven ve üzülen, aşık da olan o içinizdeki “ben”dir. Bunların, algılarımız ile kavradığımız dünya ile alakası yoktur. Ama dikkat et! Ne zaman benliğimizi bizim çevrelediğimiz dünyaya hapsediyorsak, ne zaman onu uydurduğumuz kurallara uymaya zorluyorsak, onu körleştiriyor, hata onu basit bir düzleme hapsettiriyoruz.

Farkındalığı olan benlik, ne bu dünyada ölümsüzlüğü ister ne de bir insana biat eder. Zamansız ve mekânsız kendi varlığına inanır ve diğer varlıklara sevgi besler. Elbette paylaştığım bu görüşlerimin en azında benim bilgi dağarcığımda bir bilimsel tarafı yoktur. Ancak düşüncelerimin zihnimle ve benliğimle buluşmasına bayılıyorum. Yaşadıklarımızın karmaşık bir matematiği var; onu çözmek için belki yeterli bir kapasitem yok ama bazen yaptığım basit hesap keşiflerinin hayatımı sadeleştirdiğini farkına vardım.

Fakat o gün aynada hissettiğim ve kurtulamadığım bir duygu vardı: öfke. Bu öfke başkasına değil, kendimeydi. Yaptıklarıma, yaşadıklarıma veya bana yapılanlara karşı suskunluğuma olan öfke. İçime o kadar çok incinme biriktirmiştim ki, onları boşaltmak biraz zaman alacak. Bu hepimizde var. Bir günah gibi, bize yapılan haksızlıkları taşıyoruz ve zamanla onlar sırtımızda birer küfe oluyor. Boşalttığını sanırsın ama dipte hep biraz kalmıştır.

alptekingenc tarafından yayımlandı

1968 yılında o zamanlar tüm Üsküdarlı çocukların gözünü açtığı Zeynep Kamil hastanesinde doğdum. Daha bir kaç aylıkken kendimi Fransa’nın güneyinde Marsilya'da buldum. 18 yaşımda Türkiye’ye temelli dönüş yaptım ve Sait Faik Abasıyanık hikaye kitaplarını okuyarak Türkçe okuma ve yazmayı öğrendim. Üniversite yıllarım bittiğinde Öğrenci harçlığımı kazanmak için çalıştığım Turizm sektöründen ayrılıp neredeyse 20 yıl uluslararası bir şirkette kariyer yapıp bir kaç yıl önce ona da nokta koydum. Şimdi kurduğum şirkette yeni tecrübeler kazanıyorum. Yazılarım sadece kendime fısıldadığım kişisel düşünce ve görüşlerimi kalem ve kağıtla veya klavye ile buluşmasıdır.

Yorum bırakın