“Bu yazıyı benim ekibe ithafen kaleme aldım. Beş yılın sonunda maddi ve manevi birçok şey kaybetmiş olabilirim; ancak en güzel anılarım arasında hâlâ onlarla geçirdiğim zamanlar var. Bir ailem vardı, bir de onlar.”
Şirket binasının en üst katındaki büyük salonda ekibimle toplantı için yerimizi almıştık. Beş bölge müdürlüğü oradaydı. Yeni atanmış, çiçeği burnunda ülke müdürümüz, mütevazılıktan yoksun bir edayla kapıdan içeriye girdi. Günün tüm gündemlerin arasında toplantının gizli gündemi “motivasyondu”. Çünkü eksikliği sadece aramızda konuşulan, ama hepimizin hissettiği bir konuydu.
Hepimiz oturuyorduk, o ise ayaktaydı ve gündemleri sırasıyla değerlendirmeye başlamıştı. Ekibimin konsantrasyonu yüksekti, pür dikkat onu dinliyorlardı ve birden motivasyon konusu açıldığında adam şu cümleyi sarf etti.
- Benim için motivasyon hafta sonları çalışmaktır.
Bu cümle bir nokta anlamındaydı, konuyu önemsizleştiriyor ve kapatıyordu. Ekibim bana şaşkın bakışlarla döndü: “Bu adam ne diyor?” diye sorar gibiydiler. Evet, bu adam aslında ekibine ne diyordu?
Haftanın beş günü sahada, çoğu zaman akşam geç saatlere kadar çalışan, evine dönmek yerine otelde konaklayan kişilerden oluşuyordu. Kendisi de bir zamanlar benzer bir ekipten gelmişti, ama belli ki kalfa olmadan ustalık yapmaya çalışıyordu. Uluslararası bu şirkette çalışanların en önemli motivasyon kaynaklarından birinin aidiyet olduğunu bilmiyordu ya da umursamıyordu. Bu insanların, hafta içi ödedikleri bedellerin, hafta sonları aileyle geçirilen kaliteli zamandan feragat etmekti. Bunu görmek istemiyordu.
Aslında, o, kendisi dahil, şirketinin tüm çalışanların belli bir zaman aralığında bir ücret karşılığında yetkinliklerini kullanıyor ve görevlerini yerine getirdiğini de anlamıyordu. İstediğin ücreti verilirse bile bir kişinin çalıştığı şirket ile ilgili aidiyetini ve motivasyonu kaybettiğinde fırsatı yakaladığı zaman kaçar veya kendisini bir şekilde kovdurur.
Ekibim, aramızdan çıkan bu yeni yöneticiye, somut bazı sebeplerden dolayı, hiç güvenmiyordu. Bekledikleri şey, görevini hakkıyla taşıyabilecek, çalışkan, yetkin ve en önemlisi de yoğun tempoda onları motive edebilecek bir liderdi. Kabul ediyorum, o öyle biri değildi fakat değişmiş de olabilirdi. En azında, düzgün oturmayı öğrenmişti, elleri artık devamlı cebinde değildi ve duruşunu nispetten düzeltmişti. Altı ay boyunca davranış eğitimi aldığını söylemişti, bu da fark ediliyordu. Belki bu yüzdendir ki Office programlarını kullanmaktan zorlanan bu adama ekip arkadaşlarımdan biraz şans vermelerini istemiştim. Onlara, onun desteklenmesi, tarafımızca motive edilmesini gerektiğini söylemiştim.
Ama ne yazık ki arkadaşlarımın motivasyonlarını yüksek tutmaya çalışırken benim motivasyon düşmeye başlamıştı. Eski müdürlerim sert mizaçlıydılar, ama onlardan korkmazdım. Benim tek endişem, onları hayal kırıklığına uğratmak ve hakkettiği saygıyı göstermemekti. Onların yaklaşımında bana hiç sahip olmadım bir ağabeylik hissi vardı. Kızabilirler, hata sövebilirlerdi; ama beni sevdiklerinden bir an şüphe etmemiştim.
Bugün anlıyorum ki şirkete bağlılığımın ve motivasyonumun kaynağı, bu müstesna yöneticilere duydum saygı ve sevgiydi. Bu adam ise, belki kifayetsizliğinden, belki başka sebeplerden dolayı bana sürekli mobbing uyguladı. Önceki yöneticimden de buna dair bir pay olduğunu düşündüm, ama hiçbir zaman emin olamadım. Her mobbing girişimine karşılık verdim, alttan almadım, biat etmedim. Ta ki usule aykırı bir şekilde telefonla “seninle çalışmak istemiyorum” dediği güne kadar. O gün istifa ettim. Bir süre sonra o da kovuldu.
Motivasyon duygusal bir zihin hâlidir; doğru zamanda doğru yerde doğru karar vermeyi sağlar. Motivasyon sadece kişinin kendisine değil, çevresine beraber çalıştı kişilere de bir hareket gücü verir. Bir yönetici bunu dikkate almazsa insan kazanmak yerine onları kaybeder; en önemlisi de iyi bir insan olmayı ıskalar.
Asiliğimden dolayı “iyi bir ast” olamadım belki (yani ego fazla), kendimi ve işimi yönetmeye çalıştım. Ama hiçbir zaman insan olmayı unutmadım.