Oğlum Demir dört yaşındaydı. Sınıfına girer girmez gözleriyle etrafını taradı ve hedeflerini belirledi. Önce gürbüz olan çocuğa yöneldi ve “babam öyle diyor” deyip ona hırsla bir yumruk attı. Sonra öğretmenin hayretler içindeki bakışları altında diğer sınıf arkadaşına yönelip aynı şekilde onu da yumrukladı. Bu beklenmedik saldırı karşısında herkes şaşırmıştı. Kendisine neden yaptığını sorduklarında “babam öyle dedi” demiş, sonra “bir sıkıntı olursa beni okuldan alacakmış” diye eklemişti.
Bu olaydan bir gün önceydi. Atlı Spor Kulübünde Demir ve sınıf arkadaşları önlerindeki tabaklarını bitirip kulübün geniş alanında oynamaya başlamışlardı. Demir’i uzaktan seyrediyorum. İki sınıf arkadaşı onu sıkıştırıp itekliyordu. Dikkat ettim; o çocukların ne ebeveynleri ne de öğretmenler gözler önünde bu yaşananları önemsemiyordu. Bu durum oyun alanında birkaç kez daha tekrarlandığını gördüm. İçim sızladı. Aslında uzun zamandır Demir, sınıfındaki iki çocuğun ona zorbalık ettiğini bize devamlı şikâyet ediyordu; biz de biraz abarttığını düşünüp bunları öğretmenine söylemesi gerektiğini tembihliyorduk. Kulüpten ayrıldıktan sonra oğlumu karşıma aldım.
- Oğlum sana bir soru sorabilir miyim?
- Evet baba.
- Bugün seni orada sıkıştıran iki çocuk okulda da sıkıştırıyor mu?
- Evet, sıkıştırıp canımı acıtıyorlar.
- Sen ne yapıyorsun o zaman?
- Öğretmenime şikâyet ediyorum.
- Sonra?
- Bir şey değişmiyor devam ediyorlar.
Biraz duraklayıp kelimelerimi zihnimde seçmeye çalıştım.
- Şimdi bak oğlum. Sana bir şey söyleyeceğim. Kimsenin sana vurmaya hakkı yok; senin de kimseye vurmaman lazım.
- Evet baba
- Ama biri sana vurduğunda, kendini savunmak için ona vurabilirsin.
- Ama bana kızarlar.
- Önemli değil ben de seni bu okuldan alırım. Kendini savunman gayet doğal.
Bu konuşmadan sonra Demir, pazartesi günü, aylardır yaşadığı zorbalığı sonucunda biriktirdiği kızgınlığı ile birlikte sınıfa girer girmez iki çocuğu yumruklamış oldu. Ona göre zaman mefhumu önemli değildi. İkisi de ona yeterince vurmuşlardı şimdi cevap vermenin ve kendini savunmanın zamanı gelmişti. Öğretmen ve okul müdürü bunun üzerine beni elbette görüşmeye çağırmıştı. Görüşmenin sonunda Demir’in aylardır yaşadığı zorbalık nedeniyle benden özür dilendiler.
Okulun, yaşananları engelleyememiş olması dışında bir hatası yoktu. Asıl suç ebeveynlerdeydi. Çocukları “daha güçlü” karakterli olsun diye zorbalığı bile ve isteyerek iten velilerdi. Sırf bu nedenle çocukları altı yerine yedi yaşında okula başlatan veliler bile var. “İyilik yap iyilik bul” yerine gizli sloganları “ez ki ezilme”. Hatta biri bana çocuğuna “eğer dayak yiyip gelirsen bende seni döverim” dediğini itiraf etmişti, zaten çocukluğunda babası da ona aynısını söylemişti.
Şiddet ile zorbalık ve kendini savunmak arasında net bir çizgi vardır. Öncellikle zorba güçlü olduğu için hep haklıdır; kendini savunan ise zorbalığın nedeni olur. Bunu şirketlerde, kurumlarda, toplumlarda ve bilhassa ülkeler arasında yaşanan çatışmalarda görebilirsiniz; zorba uydurduğu bir mazeretle haklı çıkar, kendini yetersizce savunan ise özgürlüğünü kaybeder.
Oğlum o gün kaderini değiştirdi. Zorbaları sindirerek onları aynı düzleme indirdi, ileriye de gitmeden durumu eşitleyip beraber yaşamayı onlara öğretmiş oldu.