SADECE BİR GÜLÜMSE

Satış koordinatörü olarak ekip arkadaşlarımla çok yoğun çalışıyorduk ve seyahatlerden döndüğümüzde, hafta sonları bile, fazla mesai yapıyorduk. İşi yetiştirmek için şirketin koridorlarında hızı hızlı yürür, hatta bazen koşardım. Bir gün, Türkiye Satış ve Şebeke Müdürüm CELAL Beyin tam yanında geçiyordum ki beni durdurdu. “Bu ne surat, gülümsemen nerede?” diye sordu. Cevap veremedim. “Ekibin her zaman alışık olduğu gülümsemene ihtiyacı var.” dedi “ve bunu devamlı görmek istiyorum” ekleyerek beni salı verdi.

Evet, gülümsemem kişiliğimin bir yansımasıydı. Onu yüzümde görünmemesi, sıkıntıda olduğumu da ele verirdi. Gülümsememde herhangi bir gamzem yoktu, dişlerim de bir film yıldızının ki kadar kusursuz değildi ama karşı tarafa güven veriyordu.

Gülümsemenin karanlıkta rahatlatıcı bir ışık, çatlayan asfalta fırlayan bir çiçek olduğunu düşün. Gülümsemenin bazen bir sihir olabileceğini hayal et. Sanırım bu sihri, oğlum Demir daha çok çocukken keşfetmişti. Yaramazlık yaptığında kocaman gözleriyle benimkilerin içine bakıp tatlı-tatlı gülümsemesini hâlâ unutamıyorum. O anlarda ona kızmak mümkün değildi. Keza, diğer oğlum Utku’nun gülüşüne de uzakta olduğumda ne kadar müptela olduğumu fark ettim. Canım çok sıkıldığında, çocuklarımın gülümseyen simaları aklıma getirerek ve şükrü de ekleyerek tatlı bir zihinsel huzur yakalayabiliyorum.

Gülümsemenin birde ilişkilerde stratejik avantajları var. Öncellikle evrenseldir ve her dilde anlaşılır. Gülümseme ile yüzüne veya bakışına rahatlıkla istediğin anlamı yükleyebilirsin. Bu yöntemi bilhassa başkalarıyla yaşadığın anlaşmazlıklarda kullanabilirsin. Yani, tartışmalar veya zıtlaşmalar anlarında gülümsemeyle ortamın gerginliğini azaltıp karşındakini daha yapıcı haline getirebilirsin. İkinci bir yöntem de alaycı bir gülümseme ile muhatabını sinir edip açık vermesini sağlamaktır. İkinci stratejiyi ergenlik dönemimden başkalarına karşı üstünlük sağlamak için sıkça uyguluyordum. Bu sessiz ve sözsüz iletişimi iyi kullanırsanız ya bir silahınız ya da koruyucu bir zırhın olur.

Bir de sizi gülümseten başarının duygusu var ki onun gücü tarif edilemez. Bunu en iyi şeklide ve açık biçimde çocuklarda görürsün. Başarının ardında o güzel yüzün ve gözlerinin güldüğünde bir dikkat et, duygulanmana engel olamasın. Bu muhteşem duygu çoğumuzun kaybetti bir duygu çünkü beklentilerimiz o kadar yukarda tutuyoruz ki herhangi bir başarı yaşadığında onu olağan görür veya fark etmeyiz.

Çok az tanıdım dedemin takma dişli ısrarlı gülüşü zihnimde bir portre gibi asılıdır. Kızarken bile gülümseyen bu adam, en zor zamlarda dahi bu sihri terk etmemişti. Hatırlıyorum, kızgın anneanneme bile gülümseyerek onu daha çok çileden çıkarırdı. Adetten de 1 Nisan’da tüm aile fertleri onun gülümseten şakalarına maruz kalırmış. Ve bir 1 Nisan günü, Üsküdar’daki evinde vefat etti.

Yıllar önce teröristler beni ve arkadaşlarımı bir pusuya düşürmüştü. Arabanın aralık camının arasından geçmiş olan kalaşnikofun soğuk namlusunun ucu burnuma dayanmış olduğu halde caninin gözlerine baktım ve sakin bir şekilde gülümseyerek “iyi akşamlaaar” demiştim. Yaratık da boş bulunup o da “iyi akşamlar” demişti. O anlık gülümsemeyle birkaç saniyeline yaratığın insanlığını yakalamıştım sanırım. Belki o gülümseme, daha sonra pusuda başıma gelecek olanları daha rahat atlatmama da yardımcı olmuştur.

İş görüşmesinde İnsan kaynakları müdürü Cenap Binici İstanbul’u tarif etmemi istemişti “Mutsuz ve gülümsemeyen insanlarla dolu otobüsler” demiştim. Telaşlı sokaklara bak, kalma sırası hız gelen dolmuşları, tıka basa dolmuş otobüsleri, birine selam vermeyen apartman sakinleri göz önüne getir; Sanki hiç kimsenin gülümseye vakti yok gibi. Bırak gülümsemeyi, insanlar başkalarını üzmek için kötülük üstüne kötülük yapıyor. Katil gibi o zalim çoğu zaman senin çok yakının olabiliyor.

Ben bugün onu çok özlüyorum. Nereye gittiğini bilmiyorum sadece bir gün yüzümden silindi gitti.e gittiğini bilmiyorum sadece bir gün yüzümden silindi gitti.

alptekingenc tarafından yayımlandı

1968 yılında o zamanlar tüm Üsküdarlı çocukların gözünü açtığı Zeynep Kamil hastanesinde doğdum. Daha bir kaç aylıkken kendimi Fransa’nın güneyinde Marsilya'da buldum. 18 yaşımda Türkiye’ye temelli dönüş yaptım ve Sait Faik Abasıyanık hikaye kitaplarını okuyarak Türkçe okuma ve yazmayı öğrendim. Üniversite yıllarım bittiğinde Öğrenci harçlığımı kazanmak için çalıştığım Turizm sektöründen ayrılıp neredeyse 20 yıl uluslararası bir şirkette kariyer yapıp bir kaç yıl önce ona da nokta koydum. Şimdi kurduğum şirkette yeni tecrübeler kazanıyorum. Yazılarım sadece kendime fısıldadığım kişisel düşünce ve görüşlerimi kalem ve kağıtla veya klavye ile buluşmasıdır.

Yorum bırakın