RECEP DEDE
Kış bitmiş, hafif rüzgarlar biraz serinliği korusa da güneş artık Karadeniz’in uzun sahilleri sahip bu güzel ve uzak İstanbul ilçesini ısıtmaya başlamıştı. Recep Dede bu durumdan hiç şikayetçi değildi. Yorgun ama rahatlamış bir halde, bahçedeki kamelyasında hak etti tavşan kanı çayı yudumluyordu.
Alışık olduğu üzere dik oturuyordu. Sarı saçları artık aklaşmış olsa da halen dinçti ve yaşını göstermiyordu. Öyle ki karın bölgesinde göbek diye bir çıkıntı bile yoktu. Mavi gözleriyle üç katlı müstakil evinin çevresini ve az önce temizlediği bahçeyi oturduğu yerden kontrol ediyordu. Acaba bir şey atlanmış mıydı? Hayır, hiçbir şey atlanmamıştı; her şey yerli yerindeydi. Yerdeki yapraklar taranmış ve ağaç dipleri dahil bahçedeki her dikili canlı sulanmıştı. İki katlı villaların yoğun olduğu bölgedeki tek ve büyük çocuk parkı dolmadan bahçe işlerini bitirmişti.
Beş yıl önce bu park yapımı için ilçe belediyesi, haksız yere evini yıkmak istemişti. Recep Dede bunun olmaması için çok direnmişti. Belediye başkanının devreye girmesiyle bu yanlış anlama çözüldü. Park yapılmıştı ama duvarları Recep Dede’nin bahçe sınırları dikkate alınarak örülmüştü. Artık ön cephe ve kapısı hariç, müstakil ev parkın içerisindeydi. Hatta bu nedenle parkın koşu parkuru bile evin etrafında bir es çizmek zorundaydı. Recep Dede, kendi haklı inadının sonucu olan bu duruma bazen içinden gülüyordu.
“Baba poğaça ister misin? Fırından yeni çıkardım.”
“Olur kızım. Zafer için biraz fazla yapsaydın…”
“Yaptım, yaptım. İnşallah bu hafta sonu gelir”
Recep Dedenin ilk kızı olan Betül, babasının yanağına bir öpücük kondurarak üç küçük sıcak peynirli poğaçayı masaya bıraktı. Kendisi de onun yanına oturdu. Bandana ile bağladığı dalgalı, kumral ve sarı arası olan saçlarını düzelti. Orta boylu ve zayıf bedenini babasının omuza yasladı.
Betül, birkaç sene önce işten ayrıldığında bu eve taşınmıştı. Bu durum ona hobisi olan farklı yemek tarifleri uygulamak ve sanal ortamda onları yayınlamak için bir fırsat vermişti. Betül’ün eşi bir askeri harekâtta şehit olmuştu. Bu yüzden, devamlı gülümsemesine rağmen bazen parlak mavi gözlerinde bunun hüznünü görmek mümkündü.
Hafif dalgalı kumral saçlı ve babasını yüz hatlarını almış olan oğlu Zafer ise İstanbul üniversitesi matematik bölümünün ikinci senesini okuyordu. Bir bilgisayar oyun delisi olmasına rağmen, Dedesinin evindeyken cep telefonuna bile bakmıyor, onun yerine sahilde yürüyüş yapıyor ve kitap okuyordu. Annesi, yakın çevresi merakla bu şaşırtıcı durumu sorduğunda gülerek, “Elektronik detox yapıyor” derdi.
Betül taburede oturup çıkardığı poğaçaların soğumasını bekliyordu. Hüzünlü mavi gözleri oğlunun sevdiği kahve kupasına kilitlenmişti. Evin içinden telefon çaldı, kilit açıldı. Betül hemen koşup koridordaki paralel ahizeye yetişti.
“Baba,” diye seslendi Betül, “Serap telefonda, hafta sonu geliyorlar, ‘bir şey istiyor musun?’ diye soruyor.”
“Yok, sağol.
Serap, Recep Dedenin ikinci ve küçük kızıydı. Uzun boylu, sarı saçlı ve yeşil gözlü olan Serap, Betül’ün aksine evhamlı, sakar ve aşırı duygusal bir kadındı. Ayrıca beş aylık hamileydi.
Her hafta sonu orta okul 5. sınıf öğrencisi olan ikizleri Eymen ve Zeynep ile birlikte babası Recep Dede ve ablası Betül’ü ziyaret ediyordu. Bazen de Şube emniyet amiri olan eşi Şerif görevde olmadığı zaman onlara katılırdı. Şerif iri yarı, kel ve çabuk öfkelenen, hatta çok sinirlendiğinde resmen tepinen bir adamdı.
İkizlerden Eymen, babalarını delirtmek için ev halkına sürekli eşek şakaları yapar ve Zeynep’te onu devamlı kollardı, hatta bazen de planlarına ortak olurdu.
Aslında, ikizler beraber olduklarında çok tehlikeli ve anne-babalarını çıldırtan çocuklardı. Konuşmadan anlaşabilen bu iki küçük canavarın planları sadece Dedelerine karşı etkisizdi. Çünkü onlardan daha muzip olan Dedeleri her hamlelerini önceden tahmin edebiliyordu. Buna örnek olarak, ikizler daha beş yaşlarındayken evin bir odasının perdeleri yakmayı çalışırken Dedeleri onları bir hortumla hazırda bekliyordu ve eylemlerine başlayamadan kahkahalarla onları dakikalarca ıslatmıştı.
BEKLENMEYEN MİSAFİR
Serap, bahçe kapısını açtı ve elinde birkaç alış-veriş torbasıyla, kamelyada çay içen babasına doğru hızlı adımlarla yürüdü. Mutluydu; çünkü bu sefer ablasının en büyük zaafı olan çikolataları almayı unutmamıştı. Torbaları bahçedeki masaya koyup içten bir nefes vererek babasının yanına oturdu ve onu öperek sarıldı.
“Selam baba…”
Recep Dede cevap vermeden önce artık iyice belli olan Serap’ın karnına baktıktan sonra ona doğru başını ve omuzunu çevirerek çatık kaçlarla sordu:
“Sincaplarım nerede?”
Serap az önce yol kenarına park ettiği arabaya doğru sırıtarak işaret etti.
“Arabada.”
“Niye hala ordalar?”
“Senden korkuyorlar baba”
“Nasıl yani? niye ki?”
“Vallahi, en iyisi kendi gözlerinle gör… Eymen! Zeynep! Çıkın arabadan, dedeniz sizi bekliyor! “
İkizler arabadan çok yavaş hareketlerle çıktılar. Üstlerinde halen okul kıyafetleri vardı. Daha uzun boylu olan Zeynep narin, Eymen ise paytak ve tedirgin adımlarla bahçenin hafif engebeli toprak yolundan, toz kaldırmadan geçtiler. Hafif tombul olan Eymen’in elinde bir ağırlığı olduğu anlaşılan bir kutu vardı. Dedeleri kutuyu ima ederek sordu:
“Nedir bu?”
Nedenini bilmiyordu ama kendisi bile kendi sorusundan rahatsız olmuştu. “Bu ikisinden normal bir şey beklenmez. Acaba sormasa mıydım?” diye geçirdi içinden. Bazen soru sormak istenmeden de olsa olayın içine dâhil olmak demektir.
İkizler cevap veremeden, gri ve beyaz, tüylü bir kafa kutudan çıktı. İnleyerek ve gövdenin yarısını dışarı sarkıtarak çıkmaya çalışıyordu. Bir yavru köpek olduğu anlaşılan sevimli yaratık tam düşerken Zeynep onu kucağına aldı. Eymen’in elindeki kutu, Dedenin önüne düştü. Dede gözlerini fal taşı gibi açarak daha yüksek bir tonla seslendi.
“Tekrar soruyorum. Bu ne?”
Recep Dede başına bir şey geleceğini anlamıştı ama ne olduğu bilmek istemiyordu. Çocuklar bu sefer onu faka bastırmıştı. Keşke başta o soruyu sormasaydı. Serap’ın yaşadığı apartmanda evcil hayvan beslemenin yasak olduğunu hemen hatırladı. Dolayısıyla karşısındaki, istenmeyen bir misafir adayıydı.
Çocuklar niyet ve gerekçelerini en iyi ifade edecek en ikna edici sözler ararken, durumu kavrayan Dede umutsuzluk ve endişe arasında gezinen bakışlarla kızına döndü ve yalvardı.
“Ya Serap…. Bu mümkün değil beni biliyorsun…. Köpek korkumu da çok iyi biliyorsun… ben yapamam”
“Baba biliyorum ama o daha bir yavru”
İkna için kelime aramaktan vazgeçen ikizler hep bir ağızdan:
“Evet Dede…. O daha bir yavruuuu” diye seslendiler.
Gençlerin bile kendisinden çekineceği kadar güçlü ve dinç görünen Recep Dede’nin önemli bir korkusu vardı: Köpekler! Yavrularından bile korkardı. Mahallede gezerken veya camiye giderken önce bir baston kullanırdı fakat ihtiyar görünmemek için son zamanlarda filinta denilen bir sopa inceliğinde bir sopa ile gezmeye başlamıştı. Bugüne kadar hiçbir evcil hayvanı olmamıştı ve bugün de kesinlikle olmayacaktı.
“Mümkün değil. Çocuklar, onu nereden aldıysanız oraya tekrar bırakın.”
“Dede lütfen önce bizi dinle… lütfeeeeen”
Tek kız torunu olan Zeynep, onu en büyük zaaflarından biriydi. Ama bu bile, o tüy yumağı kabul etmesi için yeterli değildi. Yine de prensesini dinlemeye karar verdi.
Eymen, tabii kimseye, özellikle ebeveynlerine danışmadan, sadece dünden razı olan Zeynep’in onayıyla eniği Ahmet arkadaşından almıştı. Ahmet’in köpeği yavrulamıştı, ebeveynlerin de tüm yavruları, vakti geldiğinde, yeni sahiplere vermeye niyetlenmişlerdi. Buna üzülen Ahmet, en sevdiği yavruyu sahiplenmesi için yakın arkadaşı Eymen’i ikna etmiştir. İlk iki gece anne ve babaları eve geç geldikleri için yeni misafirin varlığını fark etmediler. Üçüncü gün sabahında ise anneleri Serap, Eymen’in odasından yayılan kokuyu fark etti. Babaları ise sağ ayakkabısının giymeden önce çorabıyla kapının önüne biriken bir ıslaklığa bastı. Bu iki olay elbette yavrunun yakalanmasına neden oldu. Şerif küplere bindi fakat telefonu hiç susmadığı için konuyu akşam görüşmek üzere evden acilen ayrıldı. Anneleri Serap ise o gün izin almak zorunda kaldı çünkü ikizlerin, yavruya bakmak için sırasıyla okula gitmeyerek yavrunun başında nöbet tutuklarını öğrendi. Keratalar servis şoförünü ve öğretmenlerini bile kandırmışlar. Serap tüm gün, çocukların kalbini kırmadan bir çözüm bulmak için uğraştı ve en sonunda ablasını arayarak istemişti.
“Tamam işte. Onu Ahmet’e geri verin.”
“Ama Dede Ahmet bize güvendi.”
“Eymen. O size güvendi bana değil. Ben bir köpek ile ilgilenemem.”
“Biz ilgileniriz Dede… lütfen”
“Hafta sonu geldiğinizde belki. Ama hafta içi kim bakacak ona, ha? Söyleyin bakalım. O yüzden bu hafta sonu onunla güzel bir oynayın, hevesinizi alın sonra da geri verin… Ben ona bakmam”
Dramatik bir sessizlik çöktü.
“Ben bakarım.”
Ses evin içinden gelmişti. Betül teyzenin sesiydi bu. Lavabonun önündeki açık camdan seslenmiş, şimdi de bahçenin mutfak kapısında belirmişti. Teyzeleri, Eymen ve Zeynep için bir filimdeki gibi esintide hafif dalgalanan sarı saçlarıyla ve güneşle parıldayan vücuduyla bir kahramandı artık. Betül kapının önündeki bahçe terliklerini giydi ve Zeynep’in elindeki köpeğe sadece hafif bir göz atarak torbadan bir kısmı çıkan çikolata paketine kilitlendi. Hızlı adımlarla hazineye ulaştı.
“Vaaay. Serap unutmadın! Gelmeden önce haber verseydin, kahve hazırlayıp şimdi o çikolatadan birlikte yerdik.”
Kız kardeşine sıkıca sarıldı. Çocukken sürekli didişip kavga etseler de, bugün birbirlerinin en yakın dostlarıydı. Özelikle Betül eşini kaybettiğinde, Serap ablasını bir an bile yalnız bırakmamış, her anlamda ona destek olmuştu.
“Boş konuşmayı kesin. Betül ne demek ben bakarım?”
Betül cevap vermedi. Onun yerine köpeğe daha dikkatlice baktı ve Zeynep’in kucağından alarak onu hoyratça sevmeğe başladı. Babasının aksine köpeklerden hiç korkmaz, hatta onları çok severdi. Mahalledeki birçok komşusu gibi genelde yol ağızlarını tutan başıboş köpekleri kollar ve beslerdi. Kışın ise yazlıkçıların mahalleyi terk etmesi nedeniyle buna daha fazla ihtimam gösterirdi.
“Ah! Bu erkek. Bak baba senin gözlerin gibi onunkisi de mavi olacak.”
“Neyse ne. Ben köpek istemiyorum.”
“Ben bakarım ona baba.”
“Mesele o değil ki kızım. Çocukların önünde söyletme bana. Biz onunla aynı yerde yaşamayız. O kadar. Bir de o elindeyken bana fazla yanaşma lütfen.”
“Çocuklar yavruyu benden alın ve bahçe kapısını kapattıktan sonra onu salın ama başından sakın ayrılmayın. “
Recep Dede son sözü söylediğine emindi. Zevki kaçmış olsa da çayını içmeye devam etti. Ne köpeğe bakıyordu ne de iki kızının gözlerine. İkizler bu sefer de onu alt edememişti. Şimdi sıra onlara misilleme yapmaya gelmişti diye düşünüyordu.
“Baba bak. Bana bak. Haklısın ama bir fikir geldi aklıma…”
Recep Dede sonunda anladı. Çocuklar onu bu sefer büyük bir olasılıkla yenmişti. Çayı bırakıp ellerini dizlerinin arasına kenetledi ve Betül’ün sözlerine devam etmesini bekledi.
“Önce duruma bir bakalım. Yavruyu geri verirsek kimin sahipleneceğini hatta sokağa atılıp atılmayacağını bilemeyiz. Bir yavru olduğu için de bakıma da muhtaç…”
“Ama…”
“Bir dakika baba, devam edeyim. Bir de bize muhtaç olan bir misafiri kovmak bize yakışmaz, özellikle de sana hiç yakışmaz”
“Ama benim durumumu biliyorsun…”
“Evet biliyorum. O yüzden önerim şu: yavrucak bir süreliğine bizde kalsın, toparlansın, biraz da büyüsün. O arada da yeni sahibini biz arayıp bulalım… ne dersin?”
Recep Dede olayın zaten karara bağlandığını anladı. Cevap vermeyi bile tenezzül etmedi, sadece başıyla kararı onayladı. Akabinde, kızlar torbaları alelacele alıp mutfak bahçe kapasına doğru koşarcasına gittiler.
KAHVE VE ÇİKOLATA
İki kız kardeş Türk kahvelerini içiyordu. Betül, favori bitter çikolatasından bir ısırık almıştı. Bir ısırık daha alırken sandalyeden kalkıp kamelyada oturan babasına bir göz attı.
“Oldu bu iş.”
“Aklınla bin yaşa abla. Çok da iyi oldu. Teşekkür ederim.”
“Asıl Eymen’e teşekkür etmek lazım. “
“Evet. O gün seni aradığımda Şerif adeta çıldırmıştı ama şubeden acilen çağrılmıştı. Akşam geldiğinde bana anlattığın planı duyunca da yavru köpeğe bir gün daha dayanırım dedi. Zaten dün eve dönemedi, operasyon varmış. O yüzden bugün de gelemedi.”
“Yavru artık bizde. Kimseye de vermeyeceğiz. Çocuklara eve döndüğünüzde söylersin, merak etmesinler.”
Betül’e göre bu yavru eve almak, babasını canlandırmak için iyi bir fırsattı. Birkaç haftadır Recep Dede’nin üstüne bir ağırlık çökmüş, verandada oturup devamlı çay içiyordu ve bahçe işlerine nadiren girişiyordu.
“Baba, doktorun tavsiye ettiği yürüyüşlerini bile bıraktı.” Dedi Betül. “Neredeyse evden sadece Cuma namazları için çıkıyor.”
“Hayatına biraz renk katar ama köpeğin cinsi senin için niye bu kadar önemli onu anlayamadım. “
“Bu yavru bir Sibirya kurdu. Enerjisini harcamak için devamlı yürümesi gerekiyor. İkisine günlük programı hazırlayacağım… yürüyüşten kaçamayacak
İkizler bahçeye giriş yapmış bir kaplumbağa pür dikkat izlerken, yavru köpek sinsince Recep Dedeni bağlanmamış ayakkabı iplerine yaklaştı. Bunu gören Dede, onu kovmak için ayağını silkeledi. Bunu oyun sanan yavru, bu sefer ayakkabıya saldırmaya karar verdi.
Korkusunu belli etmemek ve yavruya zarar vermemek için sadece ayağını hafifçe silkemeye devam etti fakat küçük top yumağı savaşı kaybetmeğe hiç niyeti yoktu. Recep Dede, beş dakikadır kıkırdayarak onu gizlice izleyen iki kızını fark etti. Patlamış mısır yer gibi, çikolatalarını ısırarak komik bir oyun sahnesi izliyor gibiydiler.
“Orada dalganızı geçeceğinize, bunu benden alın, fenalık geldi içime.”
Sanki anlamış ve alınmış gibi yavru, sırtını dönerek kıvırta-kıvırta Dede’den uzaklaştı.
ALIŞMA EVRESİ
Kendisine aşı yapıldı için yavru tüm hafta boyunca bahçeden çıkarılmadı. O da devamlı Recep Dedeyi takip ediyordu. Yavru, bilhassa bağcıklarına olmak üzere, Dede’nin ayakkabılarına savaş açmıştı. Recep Dede de ona basmamaya çalışıyor; Artık neredeyse düzgün yürüyemiyordu. Betül ise babasına ve yavruya gözükmemeye çalışıyor. Babası seslendiğinde ya duymuyordu ya da geç tepki veriyordu. Mamasını Recep Dede verdi için de yavru ona daha fazla bağlanmıştı. Yavru, ilişki yakınlığı bazında aileyi ikiye bölmüştü; Artık onun için bir tarafta Recep Dede ve diğer tarafta kabilenin diğer üyeleri vardı.
Bir hafta geçmiş ve Cuma olmuştu. Recep Dede Şerif’i görmekten çok memnundu. Ona, akşam yemeği hazır olana kadar kızlarını ve yavruyu şikâyet etti. Çocuklar ise bağrış ve çığlıkla yavru ile hasret giderdiler. Akşam yemeğinden sonra çay demlendi kahveler yapıldı ve ev halkı üçe bölündü; kızlar mutfakta kahvelerini içiyordu, Recep Dede ve Şerif koltuk başköşelerinde çaylarını yudumluyordu ve çocuklar, ateşsiz şöminenin kenarında, yeni aldıkları bir oyuncakla yavruyu çıldırtıp onunla boğuşuyorlardı.
Recep Dede orta sert bir ses tonuyla onlara sesledi.
“Çocuklar köpeğin kulaklarına lütfen dikkate edin.”
“Ne olur ki?” diye sordu Zeynep.
“Zarar görür kızım. Kırılabilir büyüdüğünde de düzelmez.”
Bunu öğrenen Zeynep, Eymen’in hoyrat hareketlerini denetlemeye ve kardeşini gerektiğinde uyarmağa başladı.
Mutfakta Betül, kakaosu yoğun çikolatayı ısırmadan önce kokusunu içine çekti.
“Fazla arayamadım seni abla. Kusura bakma. Nasıl gitti bu ikisi?”
“Hiç sorma. Bir görsen onları. Devamlı homurdanan bir adam ve peşinde devamlı ciyaklayan bir yavru. Köpek ona bağlansın diye onlardan hep saklandım. Bir de mamasını bir iki kez atlayınca baba bana çok kızdı, şimdi o besliyor onu. Köpek artık yüzüme bile bakmıyor…”
“Yavruya devamlı köpek diyoruz, Eymen onun için bir isim buldu, ne dersin?”
“Aman-aman, isim misim vermeyelim.”
“Niye? Olur mu öyle abla? Devamlı ‘köpek’ mi diye sesleneceğiz?”
“Baba isim verilmesini istemiyor. Sahiplenecek olan kişi versin diyor…”
“Yapma be abla. Olmuyor mu şimdi yani? Yavru gidecek mi?”
“Sen merak etme olacak, olacak. Hatta bak! buraya yazıyorum. Yavruya ismini o verecek.”
“Abla. Nasıl bu kadar emin olabilirsin?”
“Yirmi yıldır babaya ayakkabı bağcığını bağlatamadım. Yavru bunu bir haftada halletti. Ne haber?”
Mutfak kahkahalarla inledi.
YATAK BASKINI
Akşam olmuştu.
Çocukların yatakları hazırlanmıştı. Alışıldığı üzere Eymen Dede’nin, Zeynep ise Teyzesinin odasındaki pembe yatağa giderken ayakta kalmak için biraz direnmelerine rağmen, başarılı olamadılar. Çocuklar uykuya daldıktan sonra evde el ayak çekildi. Yorgun yavru köpek bile çoktan girişteki kırmızı yastığına sızmıştı.
Dedenin bir rutini vardı. Her sabah güneş doğmadan kalkar. Betül de onunla uyanır, çayı demler ve tekrar yatardı. Evde ayakta kalındığı sürece çay devamlı demlenmiş olurdu. Bitmez vaktinde dökülür ve tekrar demlenirdi. Dede dışardan geldiğinde de ilk çay önüne istenmeden de konulurdu.
Bu pazar sabahı da Recep Dede, herhangi bir uyarıya gereksinim olmadan saatinde uyandı. Fakat irkildi, bugün yatakta yalnız değildi. Yavru köpek yüzünü yalamaya başladı. Çok kızmasına rağmen Eymen’i uyandırmamak için ses çıkarmadı. Yavruyu usulca yere bırakıp odadan çıktı ve merdivenlerden inmeye başladı.
Yavru da onu takip etti. Ancak, Recep Dede bu sefer inleyerek merdivenlerden tepetaklak yuvarlanmaya başlayan yavruyu yakalamak için tekrar geriye döndü. Korkmuş yavruyu kucağına aldığında kendi kendine gülmeye başladı.
“Şapşik. Daha merdivenden inemiyorsun neyine güveniyorsun?”
Dede mutfaktaki ışığa doğru ilerledi. Çayı yeni demlemiş olan kızına baktı. Betül oturmuş, az şekerli Türk kahvesini içiyordu.
“Kızım, bana da bir sade kahve yap”.
“Hayırdır Baba ne yapıyorsun yavruyla?”
Yavru halen kucağındaydı. Onu hemen yere bıraktı.
“Merdivenlerden baş üstü yuvarlanıyordu. Onu, basamakların başında kurtardım. Çok korktu sanırım…. O kadar”
“Merdivenlerden mi? Yukarıda ne işi vardı.”
“Ben de anlamadım ki kızım. Bir uyandım ki bu, benim başımda bekliyor. Dün gece beraber yatmışız sanırım.”
Betül kahkahasını bir türlü durduramıyordu.
“Nasıl yani! Ciddi olamazsın? Beraber mi uydunuz? Ne işi vardı orada?
“O Eymen var ya o Eymen…. Köfte, muhtemelen biz uyduktan sonra yanına aldı yavruyu. O da aramızdaki komidini köprü olarak kullanarak yataktan yatağa geçmiştir.”
“Neyse baba, sen bir şey deme ben onunla konuşurum. Kahveni hemen yapıyorum.
Bu olay sabah kahvaltının en önemli konusuydu. Sonunda, Recep Dede bile masadakileri güldürmek için, yavru ile yüz-yüze kaldığı andaki ifadeleri ve mimiklerini tekrar ediyordu.
Hafta sonu yavru ve ikizler için yorucu ve güzel geçiyordu. İkizler sanki üç yaş küçülmüş, büyümekten de vazgeçmiş gibiydiler. Çılgınca eylenip bağrışıyorlardı. Yavru ile kovalamaca, saklambaç ve uydurdukları oyunlar evin neşe kaynağı olmuşlardı. Tek üzüntüleri, Dede’nin yavru için çocuk parkına izin vermemesiydi. Bisikletlerine binmeden önce Eymen yavruyu Dede’ye emanet etti.
“Serap gel bak.”
İki kız kardeş üst kat terası temizleyip düzenliyordu. Serap parktaki ikizleri bisikletleriyle birlerini kovalamasını biraz endişe ile de olsa gülümseyerek izliyordu.
“Nereye bakim abla.”
“Babaya. Aşağıda yavru ile ne yaptığına bak.”
Dede ve yavru arka bahçenin kör noktasında bir şeylerle meşguldü. İkisi bir havluda volta atar gibi beraber yürüyordu. Dede durduğunda yavru da duruyor, hatta duraklama uzun sürdüğünde ufaklık ya oturuyor ya da patilerine uzatarak uzanıyordu.
“Şakaaa …… Abla, Ne yapıyorlar bunlar?”
“Sence? Ne görüyorsan onu yapıyorlar.”
“Yavru her hareketini takip ediyor … bak bak resmen babamı taklit ediyor abla.”
“Evet sanki bir asker yaratıyor kendisine. Bu gördüklerin için bütün hafta uğraştı.”
“Desene bize yaptıramadığını ona yaptırıyor.”
“İki kızın kahkahaları sanki göğü delecekti.”
“Bir de bir gün onu topla oynatmaya çalıştı fakat yavru oyunu kavrayamadı. O da sinirlenip durdu. Başta köpeği istemeyen adama bak…. Asıl olay bu. Anladın mı?”
Pazar sabahı herkes erkenden kalmıştı. Hava çok güzeldi bu nedenle elbirliğiyle kahvaltı masası bahçede kuruldu. Bu duruma en çok sevinen yavru olmuştur. Masadan gelen kokular onu heyecanlandırmıştı. Masaya çıkmak istiyordu. Bunun için Dede ve Eymen arasında mekik dokuyarak ikisinden birinin onu kacağına almasını bekliyordu.
Bunu fark eden Şerif oğlunu uyardı.
“Oğlum masada ona uygun bir yiyecek yok. Zaten alışmazsa daha iyi olur.
Üzülen Eymen’e Recep Dede gizliden eline bir şey sıkıştırdı. Avucun içine bakan Eymen yüzü bir anda güneş açtı. Elini aşağı sarkıtıp Dedesinin az önce verdiği ödül mamasını yavrunun almasın bekledi. Yavru mamayı hemen kapıp yiyerek bitirdi. Eymen gözleriyle Dede’den ikincisini istedi.
“İkincisi olmaz. Yavrunun düzeni bozulur.”
Betül gördüklerine inanamıyordu. Ödül mamasından haberi yoktu.
“Baba. Ödül maması nerden çıktı? Ne zaman aldın?”
Recep Dede sıkıntıyla omuz silkti:
“Bizim Metalci Ender verdi. Biliyorsun onun da bir köpeği var.”
“Demek öyle. O mu verdi sen mi istedin?”
“Ne fark eder ki? Hadi hadi sırıtma. Çaylandır beni.”
Metalci Ender, artık aklaşan kıvırcık siyah saçları ve yuvarlak çerçeveli gözlükleri ile mahallenin en sempatik esnafıydı. Her gün parkta çocukları ve ebeveynleri rahatsız etmeyecek şekilde, sadece kendisinin duyabilecek kadar cep telefonundan hard rock müzik açarak yarım saat inzivaya çekilirdi. Oturduğu bank ise Recep Dede’ni arka bahçe çitinin nerdeyse dip dibeydi. Recep Dede arada bir ona çitlerden çay uzatıp ikram eder ve biraz laflardı. Birbirlerine de latife olsun diye Komşu derlerdi.
Akşam saati yaklaşıyordu birbirine sarılıp haftaya görüşmek üzere vedalaşıyorlardı. Şerif arabanın başına önceden geçmiş, camdan ikizlere acele etmeleri söylüyordu. Çocuklar Dede ve teyzenin ellerini öptükten sonra yavruya sarılıp arabaya doğru yarışarak koştular. Yavru köpek bu ayrılış törenini anlayamıyordu. Dede’ye bakıp “haydi, ne duruyoruz biz de gidelim” der gibiydi. Recep Dede anlamış olmalıydı ki yavruyu kucağına aldı ve bahçe kapısı kapanana kadar onu yere salmadı.
Betül adet yerini bulması için arkalarına bir bardak su döktü. Eve dönerken babasını ve onu adım adım takip eden yavruyu bir süre izledi. Yüzünde muzip ve tatmin olmuş bir ifade belirledi. “Bir oh çektikten sonra eve bir kahve içmek iyi olur,” dedi kendine.
“Baba. Kahve?”
“Olur kızım. Ya baksana. Buna bir tasma lazım…”
“O iş Zafer’de”
“Zafer’de mi?”
“Evet. Köpeği duymuş yarın geliyor… sonunda”
“Dersler?”
“Programını ayarlamış bu hafta burada olacakmış.”
İKİ AYAKLI YENİ ARKADAŞLAR
Zafer kahvaltıya yetişmişti. Annesi ona sıkıca sarılmadan ve kokusunu içine çekmeden kapıdan geçmesine izin vermedi. Üç haftadır birbirini görmüyorlardı.
“Kahvaltıdan sonra bir duş yap. Kokuyorsun.”
“Anladım anne.”
“O tırnaklarını da kes. Deden görmesin.”
“Tamam anne. Köpek nerede?”
“Sen kahvaltıya otur o gelir.”
Recep Dede salondan kalkıp seslerin geldiği mutfağa doğru yöneldi. Zafer, Dedesini görünce ellerini öpmek için atıldı. Dedesi de ellerini çekerek ona sıkıca sarıldı. Aralarındaki bağ o kadar derin ki tarif edilmesi çok güçtü. Zafer ellerinde büyümüştü, Recep Dede ona hem baba hem Dede olmuştu. Birbirlerinden ayrılırken sanki bir gizli çekim onları tekrar kavuşturdu ve sarılmaya devam ettiler. Kucaklama bitiğinde Zafer kafası ve gözleri etrafı arıyordu. Masanın altına da bakarken Dedesine o malum soruyu sordu.
“Nerde bu? Hiç kıskanmayın onun için geldim.”
Yavru sarılmalardan ürkmüş olmalı ki kapının eşiğinde sadece kafası görünüyordu.
“Gel bakim buraya, gel”
Yavru gelmedi, Dede’ye bakıp yeni kişinin tehlikeli olup olmadığını anlamaya çalışıyordu.
Zafer bu sefer dizlerinin üzerine çökerek yavruya tekrar seslendi. Bu sefer yavru kuyruğu sallayarak Zafer’e doğru ilerledi. Kabileye yeni geleni kabul etmeye karar vermişti. Biraz oynaştıktan sonra, Betül oğluna seslendi.
“Haydi yeter, sevgi arsızı olacak böyle devam edilirse. Ellerini yıka ve sofraya gel.”
“Tamam anne. Bu arada adı ne? Yoksa ben koyabilirim”.
Betül ve Recep Dede tek bir ağızdan seslendi.
“Hayır!”
Zafer’in şaşkın bakışlarına cevaben annesi açıkladı.
“Şimdilik adı yok. Sonra anlatırım. Bekletme bizi de sofraya çabuk gel.”
Betül’ün en sevdiği nazlardan biri, oğlunun geldiğinde kahvesini ona yaptırmaktı. Sofra kalktıktan sonra Zafer’in yaptığı kahve ile birlikte mutfakta anne-oğul, kahvaltıda başlayan sohbetlerini devam ettirdi. Dede ve yavru ise bahçeye geçti. Bunu fırsat bilip Betül tüm olanların özetini ve amacını oğluna aktardı. Zafer’in gülümseyerek parlayan gözlerini fark eden annesi, bu yavru ile bir taşla iki kuş vurmuş olabileceğini düşündü. Belki de bu yüzdendir ki Betül tüm gün yavruya rahatsız edecek derecede birçok kez sarıldı ve her zaman oldu gibi onu hoyratça sevdi.
Yavru tasmayı sevmemişti. Ön patileri ile Zafer’in taktığı mavi taşmağı çıkarmağa çalışıyordu. Yavrunun bu beyhude çabasını anne-oğul seyrediyordu. Recep Dede bu duruma biraz sıkıldı.
“Şimdilik çıkartın. Onun için eziyete dönüşmesin.”
“Onu dışarıda biraz gezdireceğim Dede. Tasmasız olmaz.”
“Dışarıya mı?”
“Sadece bizim parkta. Olur mu?”
“Tamam olur ama bari çıktığınızda tak ki onu umursamasın. Fazla da uzun sürmesin ve diğer köpekleri ona yaklaştırma.”
Zafer elbette çok fazla beklemeden yarım saat sonra tekrar tasmayı takıp yavruyu kapıdan çıkardı. Bahçe kapısından çıkan yavru sağ solu koklayarak ipini çekmeye çalıştı fakat sonunda bahçedeki gibi özgür olamayacağını anladı. Zafer, tasmaya takılan ipin makaralı mekanizma düğmesi basarak yavruyu bacağına yaklaştırdı. İkisi cıvıl-cıvıl çocuk sesleri gelen parkın girişini geçer geçmez tasmanın ipi azar azar gevşetildi. Zafer artık onu yönlendirmiyordu, tersine sağ sola sürükleniyor gibiydi. Parkta oynayan çocuklardan uzaklaşıp, çimenlere geldiklerine ipi daha da uzattı. Bu çimenler bahçeden daha geniş bir alandı ve birçok noktasında başka köpeklerin kokusu geliyordu. “Beni sal çimenleri fethedeyim” der gibi Zafer’e ara ara bakıyordu. Yavrunun gelgitleri Zaferi güldürdü.
“Onun da zamanı gelecek merak etme. Hadi koşalım.”
Zafer yavaş bir şekilde bile koşmanın pek güvenli olmayacağını anladı. Düzenli bir yürüyüşte bile ipe takılmamak veya yavruya basmamak nerdeyse imkânsızdı. Bu nedenle Zafer onu takip etmeyi tercih etti.
“Adı ne?”
“Adı yok”
“Adı yok mu?”
Soru arkadan geliyordu. Zafer arkasını döndü. Yaşıtı olan uç kız ona bakmadan yavruya yanaştı.
“Sizin, değil mi?”
Bir önceki soruyu soran ile aynı sesteki kızdı. Kızıl, kısa saçlı kız eğilip yavruyu sevmeye başladı.
“İsmine daha sonra karar vereceğiz.”
“İlginç.”
“Uzun hikâye.”
Üç kız aynı anda yavruyu sevmeğe ve okşamağa başladı. Şımaran yavru çimenlere yatıp patilerini havayı salamaya başladı ve kaptığı bir iki ele yalandan ısırdı.
“Bizim de bir kedimiz var. Adı kaynana.”
“Kaynana mı? Ciddi mi?”
Kızlar güldü. Kızıl saçlı ve çilli kız devam etti.
“Çok sevimli bir kedidir kızımız. Ona bu adı verdik ki gelecekte kaynanamız da sevimli olsun ve olmasa da onu öyle görelim.”
“Benim annemden çok sevimli bir kaynana olur.”
Zafer dilini ısıramadan söylediğine pişman oldu. “Ben ne saçmalıyorum” dedi içinden, yanakları kızararak. Kızlar kahkahayı patlattı.
“Bütün anneler sevimlidir. Ama bu var ya bu herkesten daha sevimli…”
Kızıl saçlı kız yavruyu kucağına alıp, Zafer’in annesi gibi, hoyratça sevdi ve ansızın haykırdı:
“Ya kızlar. Aslında evdekileri ona verebiliriz!”
“Anlayamadım?”
“Siz yakında mı oturuyorsunuz?”
“Evet tam burada.” Zafer parmağıyla evi gösterdi.
“Bizde yakınlarda oturuyoruz. Buradaki üniversitede öğrenciyiz. Kedimiz için bize hediye olarak yanlışlıkla birçok köpek oyuncağı ve eşyası geldi. Eğer mahsuru yoksa onları sana verebilir miyiz? Kedimiz onların yüzüne bakmıyor.”
“Biz her gün bu saate burada oluyoruz. Ama direkt eve getirmek daha mantıklı olacaktır. Zaten burası.” dedi diğer kız
“Olur. Bekleriz. Ben Zafer…”
“Ben de Gülsu, arkadaşlarım da Aslı ve Dilek”
Zafer hoşça kal diyerek kızlardan uzaklaştı. Yavrunun yeni arkadaşları oldu, onun da. Saatine baktı. Saat 15:00. Yavrunun eve dönmeye pek niyeti yoktu. Zafer, parkın girişini geçer geçmez onu eve kadar kucağında taşıdı. Kapının eşiğinde patilerini sildi ve evinin girişinde onu serbest bıraktı. Yavru koşup ve biraz da kaygan seramikler üzerinde kayarak Dede’nin bulunduğu salona fırladı sanki tüm olanları anlatmaya koşuyordu. Yavrunu dili olsaydı kesinlikle anlatırdı, fakat Zafer daha önce davrandı ve yarın misafirlerin geleceğini söyledi. Yavrunun iki ayaklı yeni dostlar edindiğini ve ona uygun bazı eşyalar getireceklerini anlattı. Betül, gelecek olanların kızlar olduğunu duyunca mutfaktaki tek tabureden kalktı.
“Anne oturuyorduk nereye kalktın kahveni bitir.”
“Sen bana baharat rafından taneli mahlebi verebilir misin?”
“Ciddi misin?”
“Havanı da ver. Peynirli börek yapacağım.”
“Anne, onlar için gerek yok. Abartma.”
“Benim yavrumun misafiri mi gelecek? Kim bu misafirler?”
Betül bunları mutfağa gelen ve onu izleyen yavruya söylüyordu.
“Bu ikisinin hiç misafiri olmaz, of ya! Sonunda yarın günümüz biraz değişik geçecek, farklı insanlarla tanışacağız. Aferin sana. Gel ödül mamasını hakkettin. Zafer’e bir şey yok. İsimleri ne biliyor musun yavrum? Bu yabani kesinlikle heyecanlanıp almamıştır.”
“Aman anne ya!”
Zafer utanıp mutfaktan çıktı. Yavru ise bir ödül maması daha beklentisi ile bir süre Betül’ü seyretti. Fakat beklediği gerçekleşmeyince kuyruğunu sallaya sallaya gidiyordu ki tam o sırada Recep Dede mutfağa girdi ve o da maması için yerdeki yemek kâsesine doğru yöneldi.
“Bakarsın belki mama kasesi gelir yarın”
“Belki baba”
Recep Dede yavruyu biraz da süt döktüğü mamasını afiyetle yemesini izledi. Kafasını okşadıktan sonra sandalyeye oturup onu izlemeye devam etti. Eve bir can gelmişti, sofrada olmasa da onun da evin bereketinden bir istihkakı vardı. Seyre dururken kızı ona sormadan çayını önüne koydu. O da yavrunun su kabını tazeledi. Mama bitmiş su da içilmişti.
“Zafer onu bahçeye çıkar. İhtiyaçlarını gidersin.”
“Tamam baba.”
Dedesi ona biraz amirane konuştuğunda ona baba demeyi seviyordu. Bu bazen Betül hüzünlendiriyordu, bugünkü gibi. Recep Dede havayı hemen değiştirmek için bir öneri getirdi.
“Yarın gelecek eşyalara bakalım ve yine bir eksik varsa biz alalım. Ne dersin? Daha sonra sahiplenecek olanlara veririz.”
“Peki baba”
“Hatta belki bu yavru için yeni bir ortama alışmak için daha kolay olacaktır”
Babası konuşurken Betül tersine köpek kulübenin nereye koyacağını ve boyutu ne olacağını soruyordu kendi kendine. Nasıl olsa bu köpek büyüyecektir, büyük ve sağlam bir tane almak gerekiyordu. Bir de kulübenin etrafına tel örmek yerine köpek hırsızlarına karşı bahçe çitlerini büyütmeye kararını verdi. Yavrunun varlığı bir kelebek etkisi gibi yaşantılarını değiştirdiğini farkındaydı. Örnek olarak yarın sadece yavrunun değil aslında Zafer’in de ilk misafirleri geliyordu.
POĞAÇA ZİYAFETİ
Sabah, bahçede gür sesli konuşma ve sözlü atışmalar duyuluyordu. Recep Dede karşında oturan adamın anlattıklarına mutlu bakışlarla dinliyordu.
“İşte Recep abi, Harem’de “indum” yayan araba vapurundan. Biraz yürüdükten sonra “arabami hatırladum” ama çok geçti, vapur gitmişti
Recep Dede kahkahayla ile gülüyordu.
“Eh. Sonra arabana ne oldu?”
“ “Bekledum”. Vapur tekrar “gelduğunde aldum oni” “
Betül bahçeye üç çayla geldi.
“Al Necati, istedin gibi demli”
Necati, Betül’den birkaç yıl büyük çocukluk arkadaşıydı. Uzun zamandır iş için şehir dışındaydı. Nerdeyse her sabah onları ziyaret eder ve Betül de mahalledeki markette bulamadıkları ürünleri ona ara ara sipariş verirdi. Genellikle spor ayakkabıları dâhil devamlı siyah giyinirdi ama bugün mavi bir kot giyinmişti.
“Mavi kot giyinmişsin!”
“Arada bir giyiyorum canım.” Necati sadece komik anılarına anlatırken şiveli konuşurdu.
“Un için teşekkür ederim”
“Rica ederim. Poğaça yapacaksan sabah kahvaltıya gelirim. Senin için de mavi kotumu yine giyerim.”
“Bana ne kotundan?”
“Sen yemek tarif çekimlerinde beni misafir et, şort bile giyerim.”
Recep Dede bu Karadenizliyi çok seviyordu. Uzun süre gelmediği zaman mutlaka arar davet ederdi. Ayrıca Necati ile Betül’ün karşılıklı atışmaları onu neşelendiriyordu. Çocukluklarından beri birbirini tanıyordu. Gençliklerinde yolları ayrılmıştı ta, ki Necati temelli dönüş yapan yaslı Betül’ü otogarda karşılayıncaya kadar. Betül onu görünce orada olan babasını bile unutup hüngür hüngür ağlayıp ona sarılmıştı. O günden beri muhteşem üçlü olmuşlardı.
Necati etrafına bakınıp duruyordu.
“Yeni koruyucu meleğimiz nerede?”
Recep Dede kısa bir ıslık çaldı. Beyaz, gri ve dört ayaklı sevimli canavar koşarak onun karşısına dikildi.
“Aferin sana. Al şu ödülü.”
Yavru 2 saniyede ödül maması bitirdi.
“Bu o mu şimdi? Daha yavru be, gel bakkayım sen…
Yavruyu direkt kucağına aldı. Küçük bir boğuşmadan sonra yavru onu yalamaya başladı.
“Bak Betül, sevildiğini nasıl anladı!”
“Çok alışma. Belli bir süre sonra yeni sahiplerine gidecek”
Necati yorum yapmadı. Betül ona tüm detayları daha gelmeden önceden anlatmıştı.
Necati evden ayrılmamıştı. Tüm gün yavru köpek ile oynayıp durdu. Evde fırından çıkan poğaça kokusu tüm bahçeye yayılmıştı. Saat üç olmuştu. Beklenen üç kızı bahçe kapısında ilk karşılayan yavru olmuştu. Kısa bir tanışmadan sonra Betül onları kamelyaya buyur etti. Ellerinde kutu ve torba vardı. Parfüm şişesini boca etmiş olan Zafer de onlara katıldı.
Kızların kaynana isimli kedileri ile ilgili dakikalarca espriler patlatıldı ve keyifli bir başlangıç yapılmış oldu. Betül, Gülsu’nun yardımıyla çay ve poğaça getirirken torba ve kutular açıldı. Yavru bir poşetten çıkan yumuşak kırmızı topu hemen kaptı. Necati ondan daha fazla sevinmiş gibi yavrunun peşinden koşup topu ağızında yalandan almaya çalışıyordu.
“Gülsu bunların hepsi çok güzel, teşekkür ederim.”
“Rica ederim Betül teyze.”
“Bir dahakine Kaynana’yı da getirin”
“Aslında iyi olur, bahçeniz kapalı. Daha ufak oldu için de kaçamaz. Bu arada ufaklık bahçede mi yoksa evde mi kalıyor?”
Necati hemen devreye girdi.
“Zafer’den bahsediyorsan o evde kalıyor.”
Zafer’in kızardığını gören Betül hemen cevap verdi.
“Ufak oldu için yavru evde kalıyor. Artık merdivenleri çıkabildiği için de babamın kapısının önünde uyuyor.
“Aman iyi. Gündüz de onu gözünüzün önünden kaçırmayın.”
“Neden?”
“Çünkü son günlerde köpek hırsızı olayları yaşanıyor.“
“Duydun mu baba?”
“Duydum. Fakat anlamıyorum. Sokakta çok köpek var neden el âlemin köpeğini kaçırıyorlar ki?”
“Cins köpekleri seçiyorlar. Sizin ki gibi…”
“Allah korusun. Duydun mu kızım? Ben yokken yavru evde olsun.”
“Tamam baba.”
Recep Dedenin tedirginliği çok belli oluyordu. Nerdeyse konuşmaları dinlemez oldu ve yavruyu gözünden kaçırmadan takip ediyordu. Betül ise derin bir düşünceye dalmış gibi o da sessiz kalmıştı.
Necati yavruyu kaldırıp yüzüne konuşmaya başladı.
“Bak oğlum sana kendini korumaya öğreteceğim.”
“Osmanlı tokadı mı öğreteceksin?”
“Hayır Betül. Önce havlamayı sonra hırlamayı.”
“Onu böyle sıkıştırmaya devam edersen onları erkenden öğrenecek sanırım.”
“Hiç sanmam, bana hiçbir şey yapmaz, o çok akıllı. Seni ve beni bir görüyor.”
“Havada olan burnunu bir ısırsın da görürsün bir ikiyi.”
Yavru sanki anlamış gibi Necati’nin burnunu yalamaya başladı. Necati ise ulumaya başladı, yavru köpek de onu taklit etti. Şaşkın bakışlarla herkes ikiliyi izliyordu. İkisi başlarını kaldırıp uluyorlardı.
“Biz iyi anlaşıyoruz.”
“Evet görüyorum. Artık uzaktan da haberleşirsiniz Necati.”
“Gerek yok Betül, her gün gelirim ben.”
“Sana oda da açayım ister misin?”
“Fena olmaz Betül. Daha sık görüşürüz seninle yani sizinle.”
“Necati…”
Poğaçalar afiyetle yenilirken bahçenin kapısının önünde çocuk bağrışma ve gülüşmeler kamelyadaki konuşmaları bastırdı. Farklı boyda 9-13 yaş arası dört çocuk ellerindeki iki bisikleti aralarında paylaşamıyor, tartışıyorlardı. Betül ansızın yerinden fırladı ve uzaklaşan çocukları çağırdı. En büyük olan çocuk bahçe kapısına yanaştı.
“Efendim teyze.”
“Bekleyin size poğaça veriyim.”
“Teşekkür ederiz, zahmet etmeyin.”
“Hayır hayır çok var. Kokusu size gelmiştir. Hadi gelin, size sıcaklardan vereyim.”
Dört çocuk bisikletleri bahçe kapısının önüne bırakıp içeriye girdi. Üçü poğaçaları alırken en ufakları ayağına yapışan yavruyla oynuyordu. Bundan belli ki hiç hoşlanmayan Recep Dede ıslık çalarak yavruyu yanına çağırdı. Ufak çocuk hayal kırıklıyla yavrunun Dedeye hızlı gidişini izliyordu. Poğaçaları alan diğer çocuklar en ufaklarını önlerine katarak bahçeden ayrılıyordu.
“Bir dakika bekleyin, torba vereyim.”
Betül çocuklara torbayı verirken en uzun olana bir iki söz edip onları yolladı.
“En son ne dedin onlara kızım?“
İstediklerinde poğaça için gelebileceklerini ve yabancılara dikkat etmelerini. Bu hırsızlık olayı beni tedirgin etti.
Bir hafta geçmişti. Zafer evden ayrılmamıştı. Her gün ufaklığı parka getiriyor, sözleşmiş gibi de Gülsu ile karşılaşıyor ve onunla uzun uzun sohbetler ediyordu. Yavru ise bu fırsatla çimenlerle delice sağ ve sola koşuşuyordu. Ne kadar güzel ve ilginç bir his bu çimenlerle oynamak. Patiler yumuşak çimenlere gömülebiliyor, yuvarladığında da acımıyor ve tadı mükemmel değilse de kötü de değildi. Bir de her yerde işeyebiliyor ve her yerde başka köpeklerin kokuları alınabiliyordu. Birkaç tanesi ile tanıştı fakat Zafer tedbiri elden bırakmadan çok sınırlı görüştürdü onu onlarla.
Akşam olunca da yavru artık zaferi tanımıyordu, varsa yoksa Recep Dede, paçasında ayrılmıyor ondan devamlı ilgi istiyordu. Dedenin koruması gibi her adımını takip ediyor ve olası talimatlara hazır olduğunu gösteriyordu. Gece olunca Recep Dede, onun yorgun argın merdivenleri zorlukla çıktığını görünce birkaç gece kapısının önüne yerleştirdiği yastığa kendisi taşıdı. Bol yalamalı bir vedalaşmadan sonra Dedenin kapısı kapanır ve yavru uslu bir şekilde uykuya geçer. Ezan sesiyle de her sabah buluşulur kısa bir sevgi seremoniden sonra ihtiyaç molası için bahçeye açılan kapı açılır ve Dede de o sırada sabah namazına durur.
KAÇIRILMA
O gün Cuma’ydı. Her sabah olduğu gibi uyanır uyanmaz, Recep Dede artık yumak olmaktan çıkmış yavruyu bahçeye saldı. Neredeyse hiç havlamadığı için Recep Dede arada bir onu camdan kontrol etmeye ihtiyaç duyardı. Betül’ün hazırladığı kahvaltıya oturmuşlardı;
“Hayırdır Betül, bugün daha erken kalkmışsın!”
“Evet, çok işim var. Beraber kahvaltı da yapıyoruz işte, fena mı oldu?”
“Haklısın. Bir de yumurtayı benden daha iyi yapıyorsun.”
“Afiyet olsun babacım, sen söyle ben hep kalkar yaparım.”
“Yavru da sabah seni görünce daha mutlu oluyor sanki, Betül.”
“Sabahları suyunu ve mamasını hazırladım içindir.”
“Kerata hızlı büyüdü ve bize çok alıştı bizden ayrılması zor olacak.”
“Sanki sen ona hiç alışmadın baba…”
“……………….”
Recep Dede, Betül’ün imalı tespitine cevap vermedi ve uzun bir süre sessiz kaldı. Teftiş etmek maksadıyla camdan bir iki kez yavrunun deli divane gibi sağa sola savrulması gülümseyerek izledi. Sonra Betül ile derin bir sohbete daldı.
Fazla oyalanmıştı. Kahvesini içtikten sonra ansızın ayağa kalktı.
“Kızım, tasmanın ipi nerde?”
“Neden?”
“Bugün yavruyu bir de ben gezdireyim.”
“Ciddi misin?”
“Evet neden olmasın? Ben şimdi sahilde yürümeye gidiyorum. Bu şimdi durmaz ve seni de rahat bırakmaz. Zafer de uyuyor zaten ilgilenemez. Bari onu yanıma alayım da herkes rahat etsin.”
“Öyle olsun bakalım. İp kapının arkasında asılı.”
“Bir ip istedik konu oldu Allah-Allah.”
Recep Dede ipi Betül’ün tarif ettiği üzere duvardan aldı. Kapı kapanır kapanmaz ıslık çalındı. On saniyeden sonra tekrar çalındı. Kısa bir sessizlikten sonra bahçeden alışık olunmayan ardı ardına sesler gelmeye başladı. Dışarda kilerin kapısı açılıp kapanıyor, duvara dikey yaslanmış suntalar kaldırılıp duvara tekrar yaslanılıyor, sonra tekrar kilerin kapısı açılıyor.
Üçüncü ıslıkta Betül endişeli bakışlar ve hızlı adımlarla ana kapıdan bahçeye fırladı.
“Baba ne oluyor?”
“Pamuk yok.”
“Pamuk mu?”
“Anla işte, Pamuk. Az önce buradaydı. Camdan görmüştüm. Şimdi yok.”
Babası artık yavruya bir ad vermişti yani artık ona sahiplenmişti. Fakat Betül bunun mutluğunu yaşamak yerine, kendisi de telaşlı bir şekilde villanın etrafına ve elbette kilere de baktı. Evet Pamuk gerçekten yoktu.
“Betül acaba kaçtı mı?”
“Hayır baba. Baksana bahçenin kapısı açık.”
“Ama kapalıydı!”
“Onu anlatmaya çalışıyorum ya…”
“Pamuk kaçırıldı!”
Necati koşarak villaya geldiğinde, Betül’ü ayakta telefonla birilerine endişeli bir şekilde konuşurken buldu. Sol kolunu, sanki telefondaki kişi onu görüyormuş gibi anlatımını güçlendirmek için sağ sola, aşağı yukarı savuruyordu. Görüşmeyi sonlandırdı ve ağlayarak Necati’ye sarıldı. Necati hareket etmeden biraz bekledi. Hıçkırıklar azaldığında ise Betül’ü bahçede gördüğü ilk sandalyeye oturttu.
“Merak etme. Onu bulacağız. Necati etrafına bir hızlı bakış attı.
“Recep baba nerede şimdi?”
“Gitti.”
“Nereye?”
“Pamuk’u aramaya gitti.”
“Pamuk mu?”
“Aman Pamuk işte. Köpeğin adı. O adı vermiş ona.”
“Peki. Zafer nerede?”
“O da kızlara, Pamuk’u bulmak için onlardan yardım istemeye gitmiş. Ben de yavru belki gelir diye, burada bekliyorum. Ama her şey o kadar belli ki; onu kaçırdılar!”
“Eğer kaçırdılar ise onu bulmak daha kolay olacaktır. Merak etme.”
Belli ki Betül’de Pamuk’a çok bağlanmıştı.
Recep Dede arada bir eve dönerek yeni bilgi var mı diye öğrenip Pamuk’u aramaya devam etmek için tekrar gidiyordu. Cami cemaat arkadaşlarına, birkaç komşuya ve civardaki esnafa durumu aktarmıştı ve Pamuk için gözlerini dikkatli açmalarını rica etmişti. Yani resmen seferbelik ilan edilmişti.
Zafer ise eve dönmeden annesi ile telefon iletişimde bulunmayı tercih etmişti. Kızlarla sokak-sokak aramalarını devam ettiriyordu. Ama nafile, Pamuk’tan hiçbir iz yoktu.
PAMUK KİMİN ELİNDE?
Öğleden sonra Serap ve Şerif’ten önce ikizler, henüz park eden araban ağlayarak fırladılar. İkisi koşup Betül teyzelerin beline sarılarak hıçkıra hıçkıra ağlamaya devam ettiler. Şerif, bir bilgi var mı diye Necati’ye sorgulayıcı bir bakış attı. O da olumsuz anlamında kaşlarını yukarıya kaldırdı.
“Necati gel, araba ile arama periferiğini genişletelim, ne dersin?”
“İyi olur Şerif. Serap ve Betül de burada bekler. “
Çocukları teskin etmek için Betül modunu değiştirip onlara mutlu bir sesle köpeğinin artık bir adının olduğunu söyledi. Çocuklar verilen adının Pamuk olduğunu duyunca havalara zıpladı. Sonra ikisi ciddi bir tavır takınarak bahçenin her iki ucuna geçip nöbet tutmaya başladılar.
Yarım saat geçmişti. Çocuklar “Dede, Dede” diye bağırdılar.
Recep Dede ağır adımlarla bahçeye giriş yaptı. Aynı anda Zafer ve üç kız da bitkin bir halde geldi. Recep Dedenin ağızı bıçak açmıyor, konuşmaya hiç niyetli gözükmüyor ve kimsenin de gözüne bakmıyordu. İlk gördüğü sandalyeye oturdu. Betül elini babasının omuzuna koydu. Konuşmadan birbirinin duygularını paylaşıyorlardı. Bahçeyi büyük bir kasvet sarmıştı. Çocuklar ise nöbet yerlerinden ayrılmamıştı, ufuklara bakıp umutla yavrunun gelişini bekliyordu. Sessizliği zafer bozdu.
“Her yere bakıldı, herkese soruldu. Sokakları dolaşmaya artık gerek yok. Sadece gelecek herhangi bir haberi beklememiz yeter şimdilik. O da gelecektir eminim.”
Konuşmadan herkes onu başıyla onayladı. Serap bir tepside birkaç bardak su ile sürahi getirdi ve herkese bardakları birer birer dağıttı.
Uzaktan şakalaşan birkaç çocuğun sesi, matem havasındaki evin bahçesin sessizliğini deldi. İlk başta uğultu gibi gelen çocuk sesleri yaklaştıkça konuşmaları netleşiyordu. İkisi bisiklet üzerinde biri ise koçarak ve zıplayarak bahçeye yaklaşıyordu. Betül onları hemen tanıdı. Geçen hafta poğaça verdikleri çocuklardı fakat bu sefer en küçükleri yanlarında yoktu.
“Merhaba teyze, dedi adı Kadir olan en büyükleri.”
“Poğaçalar çok güzeldi, bugün de var mı onlardan?”
“Yok çocuğum bugün yapamadım.”
Çocuklar etrafa bir baktı. Bahçedeki herkes çok üzgün görünüyordu. Sonra Betül teyzelerine baktılar. Gözlerinden, onun daha önce ağlamış olduğu çok beliydi. Üzüntü bulaşıcıdır ve nedenini bilmiyor olsalar da üç çocuğun neşesi kaçmıştı.
“Bir şey mi oldu teyze?” diye sordu adı Yalçın olan yayan çocuk.”
“Evet çocuğum, Pamuk yani yavru köpeğimiz kayboldu.”
Çocuklar hızlı bir şekilde bahçeyi gözleriyle kolaçan etti. Evet, yavru köpek yoktu.
“Daha ufak, nereye gidebilir ki? Uzağa gidemez. Ne zaman kayboldu? Bizde arayalım” diye önerdi Kadir.
“Bu sabah ortadan bir anda yok oldu. Biz tüm gün aradık. İz yok. Muhtemelen birisi aldı onu. Sizin en ufağınız nerde bu arada? O da çok üzülecek buna. O da onu çok sevmişti.”
“Ah. Caner mi? Evet sabahtan beri yok. Annesine sorduk evden erkenden çıkmış.” diye cevapladı Kadir.
Fakat sözü biter bitmez Kadir arkadaşlarıyla şaşkın şaşkın bakıştı. Aynı anda ağızlarını şaşırmış gibi açıp sonra başlarını sallayıp birbirini onaylar gibiydiler.
“Yavruyu Caner almıştır,” diye ani ve emin bir şekilde açıkladı ikinci bisikletçi çocuk olan Atilla.
“Nasıl yani?”
Bu soruyu hiddetle aya kalkarak Recep Dede sordu. Hızlı adımlarla çocuklara yaklaştı. Betül babasını kolundan kavrayarak durdurdu ve çocuklara sevecen bir tavırla sordu:
“Neden çocuğum? Nasıl bu kadar emin olabilirsin?”
“O yavru köpeği çok sevdi ve tüm hafta ondan bahsederek kafamızı şişirdi,” dedi Atilla
“Eh, ne var bunda? çok sevmiş işte.”
“Sizin onu sahiplendireceğini duyduk. Caner çok üzülmüştü bu habere.”
“Ne sahiplenmesi? Pamuk’u kimseye vermeyeceğiz!” diye atıldı Recep Dede.
“Tamam oğlum. Sen devam et. Niye Caner almıştır diyorsun?” sordu Betül bu sefer ciddi bir ses tonuyla.
“Onu verdiğinizde onu bir daha göremeyeceğini düşünüyordu. Her gün sizin bahçenin önünden geçip onu kontrol ettiğini biliyoruz.”
Betül için de taşlar yerine oturuyor gibiydi, ama emin değildi.
“Fakat belki o almamıştır?”
“Olabilir ama bugün bizimle gelmemesi ve sabahtan beri ortada olması çok garip. Bizden başka arkadaşı yok mahallede ve evde de değil, kesin o almıştır,” diye ısrar etti Kadir
“Peki nerde bu Caner?” diye atladı Zafer bir hışımla
“Yavaş Zafer, onlar çocuk,”
“Ama anne…”
“Sus…Peki çocuklar, Caner köpeği o aldıysa onu belki eve getirememiştir, annesi izin vermez diye belki?”
“Kesinlikle izin vermez, hep istiyordu köpek, ama annesi olmaz derdi,” diye atıldı Yalçın
“O zaman nereye götürmüştür onu sence?
“Bizim, boş bir arazide bir kulübemiz var, eskiden güvercin besleniyordu, biraz büyük, kesin oradadır”
“Nerede bu kulübe? Çok uzakta mı?”
“Yok hemen mahallenin dışında 15 dakika sonra orada oluruz,” diyerek araya girdi kadir.
“Hadi o zaman gidelim!” dedi Betül bahçe kapsını göstererek.
Herkes aynı anda ayaklandı. Betül bir el işaretiyle bahçe halkını durdurdu.
“Durun sadece ben gideceğim. Caner’i korkuturuz. O daha bir çocuk. Size, oraya varır varmaz haber veririm. Serap, sen Şerif’i ve Necati’yi ara, geri dönsünler. Muhtemelen artık Pamuk’a aramaya gerek kalmadı.”
Necati ve Şerif eve dönmüştü. Herkes sabırsızlıkla bahçe kapısının ilerisine gözlerini dikmiş, önemli birinin gelişini bekliyor gibiydi. Recep Dede artık oturamıyordu, kalktığı sandalyenin etrafında dönüyordu. Gülsu iki eliyle Zafer’in elini tutmuş, sessizce onu teskin etmeye çalışıyordu. Şerif ile Necati ise sakin bir şekilde her zaman hazır demlenmiş olan çayı içiyordu.
Çığlık şeklinde gelen ilk ses nöbet tutan ikizlerden geldi.
“Geliyorlar, geliyorlar!”
Önce iki bisikletli ve arkalarında yine zıplayarak onlara yetişmeye çalışan çocuk göründü. Arkalarında ise ağlamış olduğu belli olan ve kucağında yavru köpeği taşıyan Caner ile gülümseyerek onu sanki teskin etmek için başını okşayan Betül vardı.
Caner bahçeye girer girmez sert bakışlı Recep Dede’ye doğru yürüdü ve önünde durdu. Tüm bahçe sakinleri ikilinin etrafında bir çember oluşturmuştu. Sanki bir merasim havası vardı. Caner başını eğerek ve özür dileyerek köpeği Recep Dedeyi teslim etti. Pamuk, Recep Dedenin yüzünü yalarken, kımıldamayan Caner hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Betül babasının gözlerine bakarak artık bu kadar yeter der gibiydi. Recep Dede Köpeği bıraktı, eğildi ve ağlayan çocuğa sarıldı. İkisi de ağlıyordu.
Sonra Recep Dede çocuğun gözlerine bakarak yumuşak bir ses tonuyla.
“Adın Caner değil mi?”
“Hı Hı.”
“Sen Pamuk’u çok mu sevdin?”
“Evet.”
“Sanıyorum o da seni çok sevdi. Bak sana bakıyor ağlama diyor …”
Pamuk ona anlamsız ve dili dışarda bir şekilde bakıyordu.
“Ama sız onu verecekmişsiniz ve ben onu bir daha göremeyeceğim.”
“Hayır. Pamuk hep burada kalacak.”
“Teyze de öyle söyledi ama inanmadım. Gerçekten mi?”
Caner önce gözlerini elleriyle, sonra akan burnunu kollarıyla sildi. Recep Dede elleriyle çocuğun yanaklarında kalan son yaş damlarını sildi. Yine teskin edici bir sesle çocukla konuşmaya devam etti.
“Madem ki o da seni çok sevdi, seni de görmek ister. O nedenle arada bir onu buraya ziyaret etmen gerekecek.”
“Geçekten mi? gelmem mi gerekir? Yani gelebilir miyim?”
“Elbette, mecbursun. Hatta şöyle bir önerim olacak: Arada bir, tasmasıyla ve ipiyle, onu bırakmadan gezdirmeye getirsen sevinirim, bazen çok yorgun oluyorum. Kabul mu?”
“Kesinlikle kabul”
Çocuk Recep Dedeye sarıldı. Betül ahaliye gür bir şekilde seslendi:
“Kim poğaça ister”
Bahçe “Ben!” diye inledi.
“Peki, hazır değil ama hemen yapılır. Serap, kızlar hadi yardımınıza ihtiyacım var”
“Ben de yardıma geleyim mi?”
“Aman Necati, uzak dur, sen bakkaldan un al gel, evdeki yetmez.”
Bir saat sonra poğaça kokusu sadece bahçeyi değil tüm parkı kaplamıştı. Açıkçası poğaça bolluğu kalabalığa yetiyordu fakat çay çabuk bitiyordu. Betül çözümü iki çaydanlıkla bulmuştu. Anlaşılan akşam yemeği atlanacaktı, bu nedenle serap kahvaltı sofrası da hazırlamıştı ve Şerif’e de sıcak ekmek aldırmıştı. Bahçedeki masa yetmemişti, çocuklar için bahçenin çimenlerin üstüne geniş bir örtü serilmişti. Pamuk arada bir çocukların arasına dalıp örtünün tam ortasına oturup sonra ani bir kalkışla bahçenin etrafında koşuşturuyordu. Pamuk bu curcunayı çok sevmişti. Fakat yorulmuştu ve günü, Recep Dedenin bacakların yanında uzanarak, bitirmek ister gibi uzun bir süre hareketsiz kaldı.
“ “Pamuk” demek. Ne zaman koydun bu ismi? Daha doğrusu ne zaman karar verdin onu sahiplenmeye Baba?”
“Betül, kurcalama daha fazla. İstediğini aldın, sen ona bak.
“Yok yok baba, kurtulamasın. Ablama cevap ver. Haftalardır çocuklar huzursuzdu, “Dedem köpeği ne zaman verecek?” “Artık onu göremeyecek miyiz” sorularla bize eziyet ettiler”
“Aman Serap, sende mi? Bu sabah karar verdim. Tamam mı? Kaybolunca…”
“Boş versene baba, köpeğe Pamuk ismini önceden vermişsindir sen. O zaman demek ki onu sahiplenmeye çok önceden karar verdin sen.”
“Asıl sen boş ver kızım bunlara. Sen önce ne zaman Necati’yi sahipleneceksin onu söyle bana. Yoksa çok önceden sahiplenmiş olabilir misin?”
“Amaaan baba!”
Betül yüzü kızarmış, Necati ise koltukları kabarmış, sandalyesine dik oturma vaziyetine geçerek, pişmiş kelle gibi gülüyordu: Masadakiler ise kahkahalar atarak Dedenin sözlerini onaylıyor gibi başlarını sallıyorlardı.
“Necati abi sen ona bırakma. Düğün tarihini hemen ayarla ki seni de kaçırmasınlar,” dedi Serap.
Tekrar bir kahkaha tufanı patladı. Pamuk da kalkıp Betül’ün bacakalarına patilerini yasladı, kucağına gelmek istiyordu.
“Sende mi gülüyorsun pamuk? Haydi gel Betül annenin kucağına bakayım. Hayatımızı ne güzel değiştirdin sen!”
Betül, Pamuk’u kucağına alarak ona sımsıkı sarıldı. Artık parktaki ev sakinleri için yavru köpek Pamuk sonrası dönemi resmen başlamıştı.
SON
