Akşam yemeğinden sonra evden sessizce ayrıldı. Apartmanın kapısından adımını atar atmaz kendini sokağın yokuşuna bıraktı. Üsküdar’ın birçok sokağı yokuştur. Evden her çıkış onun için bir nefesti ve her adımı da bir zikirdi sanki.
Çarşıya gidiyordu. Önce, şehir gürültüsüne rağmen çok sessiz olan Bülbülderesi Mezarlığı’nı, diğer adıyla Selanikliler Mezarlığı’nı selamladı. Sonra ana caddeye geçmeden, ona paralel olan Bülbülderesi Parkı’ndan yürüdü.
Caddeye girdiğinde ise yavaşladı. Yaşlı bir kadın ve bir adam el ele tutuşarak yürüyordu. Adımları yavaş, dikkatli ve senkronizeydi. Yanlarından hemen geçmek istemedi. Biraz umuda ihtiyacı vardı. Bundan daha iyi resim olamazdı.
Teması severdi. Eşi ile bunu fazla yaşayamamıştı ama iki çocuğu ile yürürken ufak ellerin avucunda nasıl kenetlendiğini hatırladı. Şimdi onlar da büyüdü ve elleri boşta kaldı. Onun için bu temas gizli bir anlaşmanın ifadesi; “bendesin, rahat ol”.
Uzun zamandır ne kimsedeydi ne kimse ondaydı, yani yalnızdı.
Genç ihtiyarları hayalinde bir kucakladı ve solladı. Çarşıya sadece beş dakikalık bir mesafe kalmıştı. Sigarasını yaktı. Tam önünde durakta bekleyenlerin arasında liseli bir kız, kendisinden daha uzun erkek arkadaşına gövdesine başını yaslayarak sarılıyordu. Erkek ise onu saçlarına bir öpücük kondurdu.
Yanlarında bulunan kızlı erkekli grup onlarla beraber otobüs bekliyordu. Neşeli bağrışlar, bol küfürlü ve aralarında “kanka” hitaplı karşılıklı konuşmalar durakta bekleyen diğer insanların sessizliğini daha da bastırıyordu. Gençler arasında argo ve “kanka” ifadenin artık uzun zamandır cinsiyeti kalmamıştı. Çevreden herhangi bir uyarı gelmeyince aralarında adeta bir küfür yarışması başlamıştı. Yarışı kızlar kazanmıştı.
İki oğlunun ortalamanın üstünde bir cazibeleri vardı. Bu nedenle yaşlarının uygun olduğuna karar verdiğinde iki oğluna ayrı zamanlarda şu öğüdü vermişti:
“Bir gün bir kız arkadaşın olacak. Unutma; bir kızın, onu önemseyen bir babası, bir annesi, bir abisi, bir ablası, bir kardeşi vardır. Yani sevenleri vardır. Ona yapacağın herhangi bir yanlış hem onu hem de onları çok üzer. Ona göre davranacaksın.”
Bu zamana kadar bu konuda onu hiç utandırmadılar.
Fakat onları kızlardan kendilerini nasıl korunmaları gerektiğini için anlatamamıştı. Nihayetinde geçmiş ilişkilerinde çoğunlukla kızlar tavlayan, kendisi ise tavlanan taraftı.
Birkaç adım sonra arkasında kalan gençlerin uğultusu kayboldu. Her defasında yaptığı gibi caddenin sağındaki binaya bir göz attı. Altı aylıkken bu eski apartmanın üçüncü katındaki daireden ayrılmıştı. Babası onu annesi ile birlikte yurtdışına götürmüştü. Kendisine defalarca anlatılan bu anının onun için pek fazla bir duygusal anlamı yoktu ama basit bir kronolojik önemi vardı. Onun ilk göçüydü.
Uzaktan karizmatik arkadaşını gördü. Eliyle ona selam verdi
Serkan ona baktı ve kafasını çevirmeden gözlerini kendi soluna devirerek yanından geçen iki kızı işaretliyordu. Ve onların da duyabilecek şekilde seslendi;
“Sen yanından geçen güzellere niye bakmıyorsun?”
Kızlar güldü ve arkalarına kaçak göz atarak uzaklaştılar.
Onu kahve içmeye davet etti. Serkan Üsküdar’ın eski esnaflardandı. İlginç saç kesimi ve şık giyimi nedeniyle sadece Üsküdar değil sosyal medyada da ünlüydü.
“Sağol Serkan. Bekleniyorum.”
Hiç çapkınlık havasında değildi.
Boşandığında evlendiği yaşa dönmüştü. Fakat ne kafa ne de vücut artık aynı değildi. Bazı çapkınlık melekelerini de kaybetmişti. Çevresinde bir kadının ilgisini eskisi gibi hemen fark edemiyordu. Geçmişteki pervasız davranışlarından da eser kalmamıştı.
Havalı, biraz soğuk ve mesafeli görünse de ilk temasta karşısındaki kadının gözlerin içine bakan ve gülümseyen samimi bir adama dönüşüyordu. Ona göre kadınlar daha akıllıydı ve çoklu boyut algıları vardı. Bu nedenle onlara olağanüstü bir saygı gösteriyordu. Öte yandan onları erkeklerden daha az duygusal ve empatik görürdü. Bir tarafı da bu tartışmalı olumsuz algıya inanmak istemiyordu.
Sol köşeden sokağa döndü. Her zaman gitti sağlı sollu iki kafeyi es geçti. Oradan da sağa saptı. Mağazaların kepenk kapatma sesleri günü bitiriyordu. Biraz gecikmişti.
Keskin sakatat ve balık kokulu balıkçılar çarşısına daldı. Tezgâh boşaltma ve temizleme işlemleri sürerken son müşterilere satış yapılıyordu. İri köpekler ise mekânı devir almaya gelmişti. Kasaptan et ve kemik istihkaklarını aldıktan sonra yere çöktüler.
Çarşının çıkışında ünlü bir tatlıcının kapısı önünde kuyruk vardı. Sırada bekleyenlerin çoğu gençti. Kuyrukta bir delikanlının kolunda kız arkadaşı ve yanlarında nedime emsali iki kız vardı. Delikanlının düştüğü durumunu tahmin ediyor ve kahkaha atmak istiyordu. Delikanlı kendisi gibiyse sağlam bir hesap ödeyecekti.
Ani bir mutsuzluk karabasanı göğsünü sıkıştırdı. Neler oluyordu? Bugün gözleri neredeyse sadece çiftleri seçiyordu. Onlar için çok mutluydu ama fazlasıyla ona yalnızlığını hatırlatıyorlardı. Uzun zamandır, ele ele dolaşma, o tensel temasa ihtiyacı zaten depreşmişti. Bununla hayatla güvenli bir bağ sağlanabildiğini düşünüyordu. Bu duruma nasıl düştüğünü halen anlamıyordu. Nihayetinde boşanalı çok olmuştu.
Yolun karşısına geçip Uncular Sokağına daldı. Tıka basa dolu, ışıklı kafe ve lokantaların uğultuları onu sardı. Eskiden ağırlıklı hırdavat dükkânların bulunduğu bu sokakta yerlerini bir büyü ile gastronomi ve kahve tadımı sunan mekânlara bırakmıştı. Geçerken oturanları süzdü. Tanıdığı yoktu. Mesela spor salonundaki kıvırcık siyah saçlı kız yoktu.
Düşündüğü gibi; çok kalabalıktı. Hemen sağdaki İmam Nasır Sokağı’na saptı. Daha sakin ve daha dar bir sokaktı. İleride kıvrılıp Valide-i Cedid Camii duvarlarına paralel devam ediyordu.
Sonunda hedeflediği mekâna gelmişti ve Atilla henüz gelmemişti. O an boşalan iki kişilik bir masaya oturdu. Sırtını camii duvarına verdi. Yeni modern tip boru soba harıl harıl yanıyordu.
“Tuhaf Resimler” isimli kitabı okurken Atilla’nın gelişini göremedi.
“Alp selam”
Arkadaşları ikiye ayrılıyor; adını ve lakabını kullananlar. İş hayatındaki tanıdıklarının çoğu ona Coco (Djodjo) diye hitap ederdi. Bu lakap üniversiteden kalmıştı. Hocam, hafız, kanka, abi hitapları yerine o ve arkadaşları bunu kullanıyorlardı. Hayatının devamında bu kelime ona lakap olarak üstüne yapışmıştı.
Atılla liseden arkadaşıydı. Alp kontenjanıydı. Karşısına hızlıca oturdu. Hava soğuktu; bacaklarının sobanın şeffaf borusuna yaklaştırdı.
“Selam”
“Alp sigara var mı? Evde unuttum.”
Sigara paketini çıkardı ve masaya usulca koydu.
“Peki Alp, ateş var mı?”
İki kez Alp demişti. Atilla’nın keyfi yerindeymiş anlaşılan. Çakmağı masaya fırlattı.
“Abim başka ne ister?”
Gülüştüler.
“İki çay lütfen, biri demli” diye garsona seslendi Alp.
Türkiye’ye geldiğinde Atilla onunla ilk tanıştığı kişilerden biriydi. Yolları zamanla ayrılsa da dostlukları yıpranmadan devam etmişti. Onun tersine Atilla Üsküdar’dan hiç ayrılmamıştı. Onun çocuklarıyla da nerdeyse yaşıt iki kızı vardı. Beş yıl önce yeniden evlenmişti.
Saçından daha fazla kısa sakallı olan arkadaşı bir tören gibi önce onun sonra kendi sigarasını yaktı. Çok mutlu ve rahatlamış görünüyordu.
Gelen çay ile birlikte sohbetleri başladı. Soğuktan yukarıya çekilmiş omuzlar soba ateşin cümbüşüyle indirildi ve sandalyelere yaslandı. Atilla’nın arkasında araçlara kapalı sokak kalabalık ama sakince akıyordu. Yürüyenlerin çoğunun gözleri, boşalabilir ümidiyle, neşeli masaları tarıyordu.
İkinci çay, ikinci sigara içiliyordu. Atılla konuşurken, ele ele yürüyen iki yaşlı karı-kocayı hatırladı. Acaba hayatının ana hedefi bu muydu?
“Alp senin bir şeylere izin vermen gerekiyor. Yalnız yaşayamazsın.”
“Öyle bir niyetim yok”
Arkadan Atilla’nın omuzuna bir el yaslandı. Eşi gelmişti. Son bir çay turundan sonra Atilla ve eşi kalktı. İkisi el ele kalabalığın içinde kayboldu. Kendi ellerine bakar. Sigarasını ezer. Kalp yalnız kalınca eller de boş kalır diye düşündü.