Fıstıkağacı durağında otobüs bekliyordu. Aslında, bu pazar günü dışarı çıkmak istemiyordu. Ama dün akşam bir aydınlanma yaşamıştı ve bunu da kendisiyle tartışması gerekiyordu. Üsküdar bunun için ona uygun gelmedi. Her gün mekânlara değil, hava ve ortam değişikliğine ihtiyacı vardı.
Sabah hızlı bir kahvaltının ardından Üsküdar’ın zıt kardeşi saydığı Kadıköy’e gitmeye karar verdi.
O gün, bir kış güneşi şehri olağanüstü ışıltıyla aydınlatıyordu ve binaların beyaz duvarları ışığı yansıtıyordu. O, bu gölgesiz ışık perdeli güneşi çok seviyordu. Göz kapaklarını kısarak, gökyüzü renkli gözleriyle duraktan bir bir geçen otobüslerin numaralarını okumaya çalışıyordu. Evet….. arkadan gelen araç 12A’ydı.
Hemen binmedi. Anne ve babasının kollarından destek alarak zıplayan bir çocuğa ve ailesine öncelik verdi. Bir pazar sabahı için saat çok erkendi. Bunun iyi bir tarafı da içeride koltukların çoğunun boş olmasıydı. Arkada, cam kenarında oturacak bir yer buldu. Sonunda evden ve Üsküdar’dan uzaklaşıyordu. Düşünmek ve muhakeme etmek için buna ihtiyacı vardı.
Birkaç gün önce çok yakın iki aile üyesi onu aşağılamış ve küçük düşürmüştü. Tartışmayı kasıtlı olarak tırmandırmışlardı. Üstelik abartılı suçlamalarda iletişimi kestiler. Sonraki günler izolasyon devam etti.
Dün gece bir şey fark etti. Kendisine gösterilen bu abartılı tutumun küçüklüğünden beri birçok kez, farklı kişilerle ve ilişkilerde yaşadığını fark etti. Çocukluğundan, ergenliğinden ve evliliğinden bu bağlamda birkaç üzücü olay zihninde canlandı. O güne kadar bunları yalnızca “talihsiz anılar” sanmıştı. Ama aslında bunların adı da sessiz psikolojik şiddettir.
Bağlarbaşı durağı geçilmişti. Trafik boştu. Tam gazla Kadıköy’e yol alınıyordu. Çocuk artık zıplamıyordu, annesinin kucağında camdan sakince bakıyordu ve uzanan bir kolu ile babasının elini sıkıca tutuyordu. Arka sırada bir adam yanında oturan kadının kaşkolunu açmaya yardımcı oluyordu. Diğer yolcuların çoğu ise cep telefonlarını kurcalıyordu. Sessiz, sakin ortamda sadece otobüsün motor horlaması ve vites geçişleri duyuluyordu.
Hoparlörler Karacaahmet Mezarlığı durağını anons etti. Başını camına yasladı. Bir dakika sonra, solunda mezarlığının ana kapısı göründü. Sessizce dua etti. Dedesi, anneannesi ve teyzeleri orada istirahat ediyordu.
Dedesini hayal ettiğinde zihninde, takım elbiseli ve fötr şapkalı, devamlı gülümseyen bir adam canlanıyordu. Eski İstanbul kabadayısı, mert, sevecen bir adamdı. Yüzündeki devamlı gülümsemeyi ondan miras almıştı. Çocukken onunla beraber İstanbul’un birçok camisini ziyaret ettiğini hatırlıyordu. Bu vesileyle ona iman etmeyi öğretmişti. Günün sonunda da limonlu Çamlıca gazozu ödülü olurdu. O da onun gibi hayatı paylaşmayı seviyordu. Anneannesi ise onu çocukken ölen oğluna benzettiği için onun üstüne titrerdi. Altıncı hissi çok güçlü bir kadındı. Onun bazı hisleri de onda da vardı. “Farkına varmadan sana el vermiş olabilirim,” derdi ona. Hiç evlenmeyen teyzesi de onu kendi çocuğuymuş gibi severdi. Havalıydı, güzeldi, hayatı çok seviyordu. Birçok şeyi aynı anda sevmeyi ondan öğrenmişti.
Onu çok seviyorlardı. O da onları çok özlüyordu. Bazen de onlarla birlikte hayatına yeni anılar katamadığına hüzünleniyordu.
Otobüs sola saptı. Mezarlığının duvarları devam ediyordu. Boş yer olmasına rağmen ayakta kalmayı tercih etmiş, spor kıyafetli ve çantalı bir genç sessizce dua ediyordu. Trafik müsait olduğu için araç hızlıca yol alıyordu. Mezarlığın duvarları ona “hoşça kal” dedi.
Gülümsüyordu. Kendisini günün akışına bıraktı. Yüz kasları gevşemiş, düşünceleri de rahatlamıştı. Her durakta yolcu sayısı artmıştı. Çok az da inen olmuştu. Numune Hastanesi durağı geçilmiş. Az sonra Kadıköy’e varılacaktı.
Solunda eski Haydarpaşa Lisesi’ni gördü. Yıllar önce akşamdan kalma bir vaziyette ÖSS sınavına girdiğini hatırladı. O gün midesi bulanıyordu ama buna rağmen sınavı başarıyla sonuçlanmıştı. Acaba gurur mu duyması gerekiyordu, yoksa utanması mı? Utanmayı tercih etti.
Otobüs, yolcularını Kadıköy rıhtım durağına boşaltmıştı. Cami ve kiliseleri geride bırakmış, modaya doğru yol alırken vazgeçti ve ufak timsah heykeli olan küçük meydana doğru geri döndü. Bir Türk kahvesi içecekti. Güneş, soğuğa rağmen insanları sokaklara çekmişti. Bu ışıklı davet tüm pastaneleri ve kafeleri doldurmuştu. Kısmetliydi. Meydana gelir gelmez kalkan genç bir çiftin yerine eşzamanlı oturabildi. Masa da dışarıdaydı. Sade kahvesini sipariş etmiş, bekliyordu. Sigarasını yaktı.
Tamam. Yaşadığı durumu farkına vardı. Peki! Kendisine uygulanan yumuşak ve gizli psikolojik şiddetler kendisini nasıl etkiliyordu? Onu önce tespit etmeliydi. Cep telefonuyla internet üzerinde hızlı bir şekilde birkaç makale okudu. Yazılar birbirinin tekrarına benziyordu. Psikolog değildi. Kendisine basit bir özet çıkardı. Dört sonuç çıkardı.
Sonuçlardan biri kaygıydı. Geçmişte kaygılarını bir mantığa oturtamıyordu. Doğru ve rasyonel değillerdi. Çocukluğu birçok konuda kaygılı geçmişti ve bunu gençliğinde pratik bir yöntemle çözmüştü; umursamazlıkla.
İkinci sonuç ise uyku ve konsantrasyon bozukluklarıydı. Bunları sporla çözmüştü. Her sabah spora gitmek için erken yatmak ona güç veren bir rutin olmuştu. En azından bunları çözmüştü, fakat başka etki ve hasarlar hâlâ mevcuttu.
Yan masada pusetten kollarını uzatan ufak kız annesinin cep telefonunu almak için ısrarla ağlayarak yalvarıyordu. Annesi onun yakarışlarına aldırmadan ucunda ekmek parçası olan çatalını menemene daldırıyordu. Baba devreye girdi.
“Versene telefonu”
“Canım, kucağına al, susar. Tabağından da bir şeyler yemek onun hoşuna gidecektir. Sonra ben onu senden alırım.”
Annesi telefonu masadan kaldırdı ve kendisi de babasının kucağına gelir gelmez yuvarlak masaya sığdırılan rengarenk kahvaltı tabakları inceledi. Babası masadaki ürünlerin isimlerini tek tek söylüyordu, kendisi de onları tekrarlıyordu. Bir fırsatla annesi çocuğun ağzına reçele bandırılmış küçük bir ekmek parçası uzattı. Kız buna bayıldı.
Kahvesi geldi. Yanındaki küçük çikolata onu yan masadaki ufak kız gibi sevindirdi. Şeker ile arası yoktu ama bitter çikolata onun küçük zaaflarından biriydi. Önce gırtlağını temizlemek için bir yudum su içti. Sonra bitteri iki yavaş ısırıkta bitirdi. Damaktan yoğun tat azalınca da kahvesini yudumlaya başladı.
Üçüncü ve dördüncü sonuçlar ise özgüven ve asosyalleşmeydi. Onlarla hâlen uğraşıyordu. Bunların kaynağının da önemli kısmının psikolojik şiddetten kaynaklandığını yeni fark etmişti.
Özgüven problemini çözmekte sıkıntı yaşıyordu. Yüksek bir egosu vardı. Özgüvenini yükseltmeye çalışırken zaten yüksek olan egosu da irrasyonelce yükseliyordu. Buna biraz çalışmalıydı.
Asosyalleşmese de evliliğin son yıllarında başlamıştı ve boşandıktan sonra sinsince artmıştı. Kahvenin son yudumunda güzel bir kalbe ihtiyacı olduğunu düşündü. Konuşabileceği, koklayabileceği, sevebileceği bir kalp toplumun kötü olmadığının kanıtı olabilirdi.
Küçük kızı annesinin kucağına transfer olmuştu. Sol eliyle masadan aldığı çıtır simidi ısırırken sağ eliyle annesinin bir tutam saç ucunu parmağıyla çeviriyordu. Bu sefer de baba çatalın ucundaki beyaz peyniri çocuğunun ağzına getiriyordu.
“Hayatım, çayımı bitirdiğimde onu hemen alacağım.”
“Acele etme. Sen kahvaltına devam et, şimdilik keyfi yerinde. Zaten biraz sonra seni tekrar isteyecektir.”
“Tamam, hayatım. Bu arada, tabaktaki börek senin payın.”
Soğuktan kızın burnu kızarmıştı. Gülümsediğinde seyrek dişleri arasındaki inatçı susamlar görünüyordu. Keyfi yerindeydi.
Kahvesi bitmişti. Hesabı ödeyip yerini iki gence bırakmıştı. Yukarıya doğru çarşıya hızlıca yürüdü, sonra biraz erken sola saptı. Amacı eskiden takıldığı bir iki mekânı görmekti. Gördü de. Eşi ve çocukları ile müdavimi olduğu Mezopotamya yemekleri ile meşhur lokantayı gördü. Keşke oradan geçmeseydi. Özlem yerine üzüntü hissetmişti.
Hemen soldaki ilk sokağa saptı ve bitiminde sağdaki caddeye, yani Moda Caddesi’ne saptı. Türkiye’ye tatile geldiğinde ve gençliğinde kullandığı bu cadde hiç değişmemişti. Çocukluğunun görünmez izlerini takip ediyordu.
“Sen ne yaptın, Alptekin, senin datan doldu.”
Bunu yıllar önce karşısında oturan psikolog konuşmuştu.
On beş dakikadır anlattıkları doktora önemsiz geliyordu, onda başka bir arıza yakalamıştı:
“Senin bahsettiklerin, senin konumdaki bir yöneticinin yaşaması olağan, hatta önemsiz ve normal davranışlarıdır. Çevrendekiler, konumlarının gereği, sana destek olmalı ve sana anlayış göstermeliler. Ama senin aslında çözmen gereken başka bir konu var. Çocukluğundan beri sana karşı yapılan tüm haksızlıkları içine atmışsın. Ve artık datan doldu.”
Yorum yapmamıştı. Psikolog devam etti.
“Geçmişteki defterleri kapat. Ve özellikle yeni haksızlıklara da izin verme.”
Vermedi. Hayatı tepetaklak oldu. Ve bunu ödenmesi gereken bir bedel olduğunu düşündü.
Moda Caddesi onun caddesiydi. Sonunda her zaman bir ödül vardı: dondurma. Fakat dondurmacı töreni için akşam olmalıydı. Ve değildi. Bir gün orada salep içmek için kendisiyle sözleşerek hızlıca dondurmacıyı geçti ve sağdaki moda çay bahçesine devam etti. Sahilden yüksek bir konumda mevkilenen çay bahçesi onun İstanbul’daki favori yerlerindendi. Oturdu, garsona “Demli olsun” diye seslenerek çay istedi. İstihkakını belirledi. Üç çay. Hemen kalkmak istemiyordu. Nihayetinde, ilerideki masada şakalaşarak tartışan üç yaşlı bayan bu soğuğa dayanıp dışarıda oturabiliyorsa, o da oturabilirdi.
Çay bahçesinde oturanların çoğunun aksine sırtını deniz manzarasına döndü. Gelen geçenler dalgalardan daha hareketli ve canlı görünüyordu. Kendisi de öyleydi.
Yanlış bir ayda doğduğunu düşünüyordu. Yengeç burcu olanlar ev kuşuymuş. Ama aksine, biri onu dört duvara kapıdan soksa, camdan kaçardı. Belki fazla taşınmaktan ve eski iş gereği sürekli hayatı yollarda ve otellerde geçirdiği için sabit bir yere aidiyet hissetmiyordu. Yani her yerde yaşayabilirdi. Yeter ki birleriyle hayatını onunla paylaşsın.
Biraz ileride üç bisikletli ergen durdu. Aralarında biri seleden ayrıldı ve bisikletini arkadaşlarına bıraktı. Hızlı adımlarla neredeyse koşarak onun gelişini izleyen yaşlı bayanlara doğru yöneldi. Vardığında kollarını uzatan kadına sarıldı. Kadın onu koklayarak öpücüğe boğdu. Çocuk ondan kurtulduğunda ve diğerlerine selam verdikten sonra kulağına bir şeyler fısıldadı. Akabinde, yaşlı eller çantaya hızlıca daldı, çıktı ve usule uygun olarak gizleyerek çocuğun eline para bıraktı. Ergen saymadan hemen cebine attı ve şipşak eli öperek anlına getirdi. Merasim bittiğinde;
“Anneanne, ben gidiyorum, akşam görüşürüz.”
Bu sefer, gidişini gururla takip eden yaşlı kadın bakışları altında, bekleyen arkadaşlarına daha yavaş yürüyerek döndü. Ergenler arasında sessiz bir mutluluk yaşanıyordu. Hızlı ve heyecanlı pedallar Moda burnuna doğru uzaklaşıp kayboldu.
Başkası için değişmek istemiyordu. Nihayetinde rehabilite olmasını gerektiren kötü bir davranış, huyu veya alışkanlığı yoktu. Ailesi ve eski eşinin istediği gibi olmayı becerememişti. Tüm hayatı boyunca, hatta geçen haftaya kadar, bu gizli zorbalığı yaşamıştı. Olduğu gibi sevilmesi gerektiğini düşünüyordu. İki oğlu da öyle yapıyordu. Onu olduğu gibi kabul ediyordu. O da onları. Bu kolaydı. İkisi de zaten ondan iyi ve kötü huyları almıştı. Kendisini sevmesi onları oldukları gibi sevmesine yardımcı oluyordu. Tek sıkıntı çevre muhalefeti. Kaçınılmaz olarak fazla taviz veren, hatta gamsız bir baba olduğu ona birkaç kez söylenmişti. Önemli değil, seven, sevilen ve koruyan baba makamı ona yeterliydi.
“Partnerim de beni olduğum gibi sevmeli” diye düşündü.
Üçüncü çay bitti. Bacakları üşüdü. Hesabı ödedikten sonra geri dönüş yolunu değiştirdi. Bahriye Caddesi iyi bir rota olacaktı. Caddeye ulaştığında yürümeyi yavaşlattı. Sallı soluğu mağazalara çok bakmadan ve hafif kalabalığa karıştı. Kendini hayatın akışına bırakmanın sezgilerini artıracağını biliyordu. Onu arayan o kalabalıkta olabilirdi.
Eskiden sinema salonu olan Süreyya Opera binasının yanından geçerken artık hiç ilgisini çekmediğini fark etti. Kesinlikle sinema salonu kalmalıydı. El ele veya kol kola sinema salonuna girdiği günleri, hangi filme, kimlerle gittiğini bile hatırladı. Cadde bitmek üzereydi ve yıllardır herkesin buluşma noktası Boğa Heykeli sonunda göründü.
Boğa heykeline bir süre baktı. O da tıpkı kendisi gibi çok dolaşmıştı. Fransa’da yapılmış, Almanya’ya gitmiş, sonra İstanbul’a gelmişti. Şehrin içinde yıllarca dolaştıktan sonra nihayet burada durmuştu.
Duruşu inanılmazdı. Ben buyum ve buradayım diyordu.
Bugün için sokaklar bitmişti.
“Atilla, ben Kadıköy’deyim. Üsküdar’a dönüyorum. Çay içelim mi?”
“Tamam. Gelince ara”
Bu kez 12 numaralı otobüse binmişti. Doğancılar’dan geçen daha hızlı bir hat. Cam kenarına oturdu. Şehir yavaşça geriye akarken düşündü:
Tüm evren içinde değersiz bir varlık olduğunu çok önceden kabul etmişti: Ayrıca kimseden daha değerli değildi ama kimse de ondan değerli değildi. Bu basit kabullere bir saptama da ekledi; kendisine olabildiğince fazla değer vermeliydi. Değer de veriyordu. Artık yeni bir hayatın bir de ek boş datası vardı.
Kadıköy görevini yapmıştı. Ona üç fısıltı bırakmıştı: geçmişin sesi, çocukluğun sıcaklığı ve hayatın devam ettiğini hatırlatan küçük bir gülümseme. Artık eve dönebilirdi.