Bölüm 6: 15 DAKİKALIK ÖMÜR

Harem’den Üsküdar Meydanı arası dönüş yolunun yarısını geçmişti. Sahilde yürüyenlerin arasından zikzaklar çizerek ilerlemeye çalışıyordu. Aslında niyeti koşmak, biraz kardiyo yapmaktı. Ama kol kola yürüyen çiftler ve çocuklu aileler sahil yolunu adeta bir duvar gibi kapatmıştı. Özellikle sağa sola karşısına çıkabilecek bir çocuğa her an çarpmak ihtimali de vardı. Bu nedenle hızlı ve keyifli bir yürüyüş en iyi seçenekti.

Akşamdı, karanlıkta yıldızlar İstanbul’un tepelerine düşmüş ve tüm şehri simli bir örtüyle kaplamıştı. Topkapı Sarayı uzakta göz kırpıyordu; Galata Kulesi ona el sallıyordu. Onu göremediği halde sanki kendisine Mısır Çarşısı’nın baharat kokusu gelmişti. Çocukluk Türkiye tatilleri ve genç öğrenci anıları zihninde canlandı.

Sahil yolundan yürüyordu. Yolun karşı kaldırıma göz attı. Bazı hafta sonları kahvaltı yaptığı Salacak Güzelleştirme ve Balıkçılarını Koruma Derneği mekânı içerde ve dışarıda doluydu. Çay ve su içmek iyi gelecekti. Ama o kalabalığın içine oturmak, içinde yakaladığı ve nedenini anlam veremediği o sihirli mutluluğu kaybetmek istemiyordu.

Gözleri biraz ilerideki Kız Kulesi’ne kilitlendi. Üsküdarlıydı; bu kulenin zihninde silinmeyecek bir dövmesi vardı.

Üsküdar Meydanı yaklaşıyordu. Sahilin de büyüsü yavaş yavaş dağılıyordu.

Şemsi Ahmet Paşa Camii’ni düşününce içi biraz ferahladı. Halk arasındaki adıyla Kuşkonmaz Camii… Arkasındaki yaya yolunda geçti. Cami avlusuna baktı ve onu gördü: kütüphane.

Yek pare camları ile hâlâ orada duruyordu. Bir zamanlar, aylarca sabahın erken saatlerinden akşamın karanlığına kadar o masalarda oturup üniversite sınavlarına çalışmıştı. Öğlen ara verirdi; bir Çokoprens ve bir kola alır, hemen geri dönerdi. Uzağa gitmeden, cuma namazlarına katılmak için de çok kolaydı. Bu mekânın ve orada geçirdiği zamanın hayatındaki önemli bir kilometre taşlarından biri olduğunu biliyordu.

Sahildeki Üsküdar Meydanı’nı aslında iç sevmezdi. Bunun birçok sebebi vardı; ağaçsız oluşu, insanların belli bir noktadan sonra birbirini görmesini engelleyen dairesel banklar ve fazlasıyla boş alanlar…

Bir an için aynı boşluğu içinde hissetti. Buna neden olan hayatı mıydı? Ömrü gerçekten bu kadar kötü mü geçmişti?

Hayat uzun ve yavaş akıyordu. Acı ve ekşi bir gülümsemeyle gençliğini hatırladı. O yıllarda James Dean ve Jim Morrison’un otuzlu gibi erken yaşlarda öleceğini düşünürdü.

Halbuki içindeki en büyük gizli üzüntüsü sevildiğini hissetmeden ölmekti.

Tam o sırada Üsküdar Vapur İskelesi karşısına çıktı. Karabasan gibi göğsüne çöken ümitsizlik ayın karanlık tarafına gizlendi. Sanki iskeleden görünmez bir dalga yükselmiş ve onu yıllar öncesine, gençliğine doğru çekmişti.

Yirmi iki yaşındaydı; lise iki yıl önce bitmişti. Üniversite giriş sınavının ikinci aşaması olan ÖYS’de istediği bölümü kazanacak yeterli puanı alamamıştı. Babası bir akşam ona ağır ama sakin bir sesle şöyle demişti:

— Oğlum, artık tren kaçmış.

O sözden sonra özel ve lüks bir otelde resepsiyon görevlisi olarak işe başlamıştı.

O sabah otel resepsiyonunda yoğunluk erkenden başlamıştı. Çıkışlar ve girişler aynı anda oluyordu. Boşaltılan çoğu odanın, yeni gelen müşterilere anahtarı verilmeden temizlenip hazır hale getirilmesi gerekiyordu. Erken gelenlere ise odaların anahtarlarını makul bir sürede alacaklarını ve sabretmelerini söylemek ona düşüyordu.

Bir hafta önce önemli bir karar vermişti. Birkaç ay sonra tekrar gireceği üniversite sınavına hazırlanmak için işten ayrılacaktı. Geçen yıl bunu yapmadığı için ikinci denemesinde de başarılı olamamıştı. Bu kez aynı hatayı yapmak istemiyordu.  

Maaşından vazgeçecek olması onu strese sokuyordu. Bu nedenle, o gün huysuz olduğunu çok iyi hatırlıyordu.

Otel bazı ülke cumhurbaşkanları, bazı Avrupa kraliyet aileleri ve birçok ünlüyü ağırlayan bir konaktı. 

Artık bir otele dönüşmüş üç katlı büyük ve eski ahşap yeşil köşkün aynı şekilde ahşap olan çok ağır ve yüksek kapısı açıldı. Dört kişilik bir grup içeri girdi. İçlerinden genç bir kadın resepsiyona yaklaştı. Yabancı olan diğer üç kişinin transfer ve konaklamalardan sorumlu olduğunu söyledi. O ise başını evraklardan kaldırmadan işlemleri yapmaya devam etti ve aynı zamanda onunla görüştü. Müşterilerin rezervasyonları ile bir sıkıntı yaşanıyordu. Problemlerini çözdüğünü, taleplerini de yerine getirdiğini ve kızın da memnun bir şekilde otelden ayrıldığını hatırlıyordu.

Akşam işten yine çok geç çıkmıştı. Eminönü-Üsküdar son vapuruna yetişebilmek için yolun yarısını koşmak zorunda kalmıştı. Gülhane Parkı’nın kapısını geçince biraz yavaşladı. Kösele ayakkabıyla ancak bu kadarını yapabilmişti.  

İskeleye vardığında bineceği vapurun halk arasındaki adı aklına geldi: “Sarhoşlar Vapuru”. Bekleme salonuna girdiğimde, bazıları gerçekten sarhoş, bazıları ise çok yorgun görünüyordu.

Kimlerin sarhoş olduğunu anlamaya çalışırken gözü ona takıldı.

Uzun boylu, ince yapılı bir kızdı. Koyu renkli uzun saçları omuzlarına dökülüyordu.Uzun bir palto giyimişti. Hareket etmeden tüm zamanların en güzel heykeli gibi salonunun ortasında duruyordu. Etrafındaki insanları dalga, kendisini de denizci olarak hayal etti. Denizkızının güzelliği de onu birkaç saniye içinde esir almıştı.

Kız gerçekten çok güzeldi ve onunla kesinlikle tanışmak istiyordu. Ama nasıl?

Böyle bir saatte ve böyle bir ortamda yanlış anlaşılmaktan korktu. İçinden kendine kızdı. “Ne bahtsız adamım!” diye hayalinde tepindi.

Kapılar açıldı.

Acele etmeden herkes vapura binmek için harekete geçti. Gözleriyle onu takip ediyordu, ayakları ise sinsice ona doğru hızlıca yaklaştırıyordu. Kalabalık olsaydı, onun yanına gidip bir tesadüfmüş gibi yanına oturabilirdi. Ama aksilik bu akşamın son seferinde çok az yolcu vardı. Bu nedenle kalbi vapurun üst katına çıkarken utanıp aşağıda kalmaya karar verdi. Bu kadar geç bir saatte bir genç kıza yanaşmak onu korkutabilirdi.

Vapur henüz hareket etmemişti. Gözlerim sabah olduğu gibi yine aşağıya bakıyordu. Bir anda önünde iki bayan çizmesi belirdi. Gözleri, çizmelerin ayak ucuyla başlayarak yukarıya doğru kaydı: uzun bir palto, sonra uzun siyah saçlar ve tüm yüzünü aydınlatan bir gülümseme keşfetti. Karşısında iskeledeki güzel kız duruyordu. Kendisi denizkızından kaçarken, o anlaşılan vapurun üst katında oturmayıp, onu aramış ve yanıma gelmişti. Peki neden?

Şaşkın ördek gibi gülen koyu renkli gözlere bakıyordu. Önce gözleri sonra dudakları konuştu:

– Beni tanımadın, değil mi? Dedi kız.

– Pardon… ama hayır diyebilmişti, olabildiği en nazik şekilde

– Tabi sabah ben konuşurken gözlerini yukarıya bile kaldırmamıştın

– Nasıl yani?

Anlayamamıştı.

–  Resepsiyonda… yanımda müşterilerim vardı, transferlerinden sorumluydum.              

O anda hatırlamıştı.

– Hatırladım. Yoğundum….Sizinle alakası yoktu. Çok özür dilerim.

Çok utanmıştı.

Kız izin almadan yanına oturdu. Birine isimlerini paylaştıktan sonra sohbet beklemeden başladı. Sanki yıllarca birbirini görmemiş iki insan gibi coşkulu ve sıcak konuşmalar onları alıp vapur ile birlikte başka bir diyara götürdü.

Oturdukları ve karşılarındaki koltuklar boştu. Ne konuştuğunu kesinlikle hatırlayamıyordu. Ona doğru çevrilmiş gövdesi ve gülen gözlerine bakan gözleri kilitlenmişti. Yaşadığı bir aşk mıydı? Hayır. Daha fazlasıydı. Tarif edilmesi zor bir sevgiydi. Onun bu dünyada var olduğu bilmenin ve o anda aynı ortamdaki havayı paylaşabiliyor olmanın hazıydı bu. Mutluluğu zaman akışından kopup askıda kalmıştı. Bedensel varlığı bir enerji ile dolmuş ve adeta çarpılmıştı.

Vapur önce bir yumuşatılmış darbe ve lastik gıcırdaması ile iskeleye yanaştı. Sohbete hüzünle son verildi.

İskeleden Üsküdar Meydanı’na çıkmışlardı. Saat çok geçti ve artık otobüs seferi kalmamıştı. Adını hatırlayamadığı kızın Moda’ya gitmesi için az ileride bekleyen Kadıköy dolmuşuna binmesi gerekiyordu.

Birbirine mutlaka tekrar görüşmeleri gerektiği konusunda anlaştılar ve haftaya otelde buluşmayı kararlaştırdılar. Paltolu kızın narin ve hızlı adımlarla ondan uzaklaşmasını izlerken gülümsemesini engelleyemiyordu.

Ama ayrıldıktan 5 dakika sonra bir anda dehşete kapıldı. Bu hafta sonu üniversite sınavlarına hazırlanmak için işten ayrılacağını hatırladı. Fakat onun telefon numarasını almamıştı! Bunun üzerine, ertesi gün, resepsiyondaki arkadaşlarıma, eğer biri gelip kendisini soran olursa mutlaka ev telefon numarasını vermelerini rica etmişti, ama içimden bunu yapmayacaklarını hissediyordu. Ki nitekim de öyle olmuştu.

Onu tanıdığı gün, onu son gördüğü gündü. Yalnızca 15 dakikalık bir vapur yolculuğu, ruhumda yaşanmış bir ömür gibi iz bırakacaktı. Bir ömür içinde başka bir ömür.

Yıllardır her vapura bindiğinde veya iskelenin yanında geçtiğinde o yaşadığı bitmeyen dakikaları ve duyguyu özlemle hatırlar.

Bu anı, öldüğünde yanına almak istediklerindendi. Sadece o yoktu aslında. İki çocuğun doğumu gibi birçok anısı vardı aslında. Birinci iskeleyi geçti. İlerideki belediye tesisini gördü. Çok susamıştı.

alptekingenc tarafından yayımlandı

1968 yılında o zamanlar tüm Üsküdarlı çocukların gözünü açtığı Zeynep Kamil hastanesinde doğdum. Daha bir kaç aylıkken kendimi Fransa’nın güneyinde Marsilya'da buldum. 18 yaşımda Türkiye’ye temelli dönüş yaptım ve Sait Faik Abasıyanık hikaye kitaplarını okuyarak Türkçe okuma ve yazmayı öğrendim. Üniversite yıllarım bittiğinde Öğrenci harçlığımı kazanmak için çalıştığım Turizm sektöründen ayrılıp neredeyse 20 yıl uluslararası bir şirkette kariyer yapıp bir kaç yıl önce ona da nokta koydum. Şimdi kurduğum şirkette yeni tecrübeler kazanıyorum. Yazılarım sadece kendime fısıldadığım kişisel düşünce ve görüşlerimi kalem ve kağıtla veya klavye ile buluşmasıdır.

Yorum bırakın