Bölüm 7: PUSU DURAĞI

Dudullu’dan bindiği metro Bağlarbaşı istasyonundan hareket etti. Az sonra Fıstıkağacı durağında inecekti. Bu nedenle önünde boşalan yere oturmayıp ayakta kalmayı tercih etti. Eve hemen gidip gitmemeyi düşünürken bulunduğu vagonun bir gerisinde bir kadın çığlığı duydu. İnsanlar kendisine doğru yürürken, o karmaşaya doğru yürüdü. Oturanlar da panikle kalkınca insan engelleri arasında rahat geçebilmek için omuzlarına asılı bilgisayar ve spor çantalarını bel sırtlarına doğru çekti. İnsan perdesi açılınca sahnede iki adam gördü. Boğuşuyorlardı. 

Çevrelerinde birkaç adam onları ayırmaya çalışıyordu. Biri hamile olmak üzere iki kadın onlara dehşetle ve etraflarına da yalvaran gözlerle bakıyordu. Kavga eden iki kişinin yüzlerindeki hafif kan izleri ve kırmızı lekelerden, ilk vuruşlarının isabetli olduğu anlaşılmaktaydı. Kavga ayırma çabaları sonuç vermiyordu. Tam müdahale edecekti ki kavga edenlerden daha genç olanın belinde silah olduğunu fark etti.

Vagonun bir kısmı boşalmış ise de, iki güreşçinin etrafında çocuk da olmak üzere hâlâ fazla yolcu vardı. Mücadelenin sertliğine rağmen silahın bel muhafazasından hâlâ çıkmamış olması ona ilginç geldi. Mutlaka bir sebebi vardı. Dolayısıyla, eğer ona müdahale edilirse belki bu sebep ortadan kalkar ve silahını her an çekebilir diye düşündü. Zaten iki kavgacı biraz yorulmuştu. Vuruluşları isabetsiz olmaya ve kollarından çok ağızları çalışmaya başlamıştı. Birbirlerine küfrederken, o devreye girmek için en doğru anı bekliyordu. Nihayet, yorulmuş taraflar köşelerine çekildi. Ama karşılıklı atışmalar devam ediyordu.

Vagonların sürgü kapıları açıldı. Fıstıkağacı Durağı’na gelinmişti. Taraflar tehdit söylemlerle birlikte farklı kapılardan perona fırladılar. Genç adamın peşinde endişeli iki kadın da çıktı.

“Canım dur artık…” diye yalvardı hamile kadın

“Abi tamam…” ilave etti daha sonra kız kardeş olduğu anlaşılan diğer kadın

Durakta inen birkaç yolcu arkalarına bakmadan perondan uzaklaştı. Anlaşılan kendisi kavgacılarla baş başa kalacaktı. Karar verdi.

“Hey siz. Yukarıya çıkarken buraya görevli çağırın,” diye seslendi uzaklaşan bir yolcuya.

Genç olanın yerine muhtemelen haksız olduğunu düşündüğü adama doğru yürüdü. Yüzü yumruktan biraz hasar görmüştü. Ona dokunmadan kendi vücudunu siper gibi kullanarak ve kollarıyla dur işareti yaparak önünde durdu.

“İyi görünmüyorsun. İyi misin?”

Adam elliyle kollarını aşağıya doğru itti. Bu büyük bir hataydı. İzinsiz veya sert temaslardan hoşlanmazdı ve öfkelenirdi. Sakin mizaçlı olmasına rağmen, bazen nadiren beynimdeki bir damar tıkalı bir burun gibi bir “klik” sesiyle açılırdı. Bu, genelde kendisinin en çok korktuğu öfke hâliydi. Hormonların hücumu ile olağan hâlinden daha güçlü, şiddete meyilli ve kontrolsüz olurdu. 

Şartları göz önünde bulundurarak, adamın hareketini normal karşıladı ve tepki vermedi. Gülümsedi, rahatladı ve adamın gence saldırmasını engellemek için gövdesini kullanmaya devam etti. Arkasını dönerek genç adama ve iki kadına onlardan uzak durmalarını rica etti. Görevli geldi.

“Onu uzaklaştırır mısınız?” dedi görevliye önündeki adamı göstererek.

Görevliyi gören iki taraf aynı anda birbirinden şikâyetçi olduklarını bağrıyordu.

Görevli detay ve sorgulamaya girmek istemedi.

“Bayım, şu anda tek başınayım. Ben onunla yukarı çıkıyorum. Onlar yukarıya, daha sonra çıksınlar. Diğer görevliyi de çağırıyorum.”

Görevli ve asabi adam perondan ayrılırken genci ve ailesini aramaya koyuldu.

Gencin ailesini bir duvarın arkasında buldu. Adam telefonla konuşuyordu.

“Tamam, amirim. Anlaşıldı. Mesaiye geç kalacağım için durumu size açıklamak istedim, amirim……Anlaşıldı. Teşekkür ederim, amirim.”  

Adam polismiş. Yukarıdaki saldırgan meğer eşine hakaret ve darp etmişti. Anlaşılan yukarıda bekleyen şahıs başına geleceklerden haberdar değildi. Çok konuşması ve bağırması sebebi suçunu bastırmaktı.

Aileyi sakinleştirmesi gerekiyordu. Ayrıca, hırpalanan genç adam ve korkmuş olan kadınlar zaten yalnız kalmamalıydı.

“Biraz burada bekleyin. Ben bu dengesizin nerede olduğunu kontrol edeyim. Sonra hep beraber yukarı çıkarız. Merak etmeyin. İkinci görevli gelene kadar ben sizinle bekleyeceğim.”

Gülümsedi. Bayanlar da nazikçe gülümseyerek cevap verdi. Anlaşılan onlar da yalnız kalmak istemiyorlardı.

Birkaç dakika sonra hep birlikte yukarı çıktılar. Beklerken aile tüm olanları ona anlattı. Taciz ve darp vardı. Zaten metrodaki kameralar rahatlıkla suçu ispat edecekti. Nihayet görevli de geldi. Kendisi, ailenin heyecanını dikkate alarak, memura durumun özetini, kendi kişisel hükmü ile dahi ederek aktardı. Olayın başına şahit olmadığını, helâllikle alarak da izin istedi. Aşağıda gerçek saldırganı dövme hazını yaşayamamanın üzüntüsü ve aynı zamanda memnuniyeti ile birlikte metro istasyonundan ayrıldı.   

Huzurluydu. Yürüyen merdivenlerden yukarı çıkarken olayların sadece ufak darplarla sonuçlanmasına sevinmişti. Caddeye çıktığında derin bir nefes aldı ve ilk adımını evinin ters istikametine doğru attı. Çay içmek istiyordu. İki bardak için evde bir çaydanlık demlemek istemedi.

Fıstıkağacı durağının arakasındaki kafede oturmuş, önündeki çay bardağının makul bir sıcaklığa düşmesini bekliyordu. Zihninde, halen adamın eliyle boğazını sıkıp duvara yapıştırmak yerine gülümsemeyi tercih ettiğini tartışıyordu. Bencil bir pişmanlık yaşıyordu.

“Keşke dövseydim. Biraz rahatlardım. Boş ver…. Hem haksız olurdun hem de şimdi karakolda ifade veriyordun.”

Birkaç dakika önce yaşadığı basit olay onu yıllar öncesine götürdü.

Kalaşnikofun soğuk namlusu arabanın sağ ön camının arasından geçmiş ve ucu burnuna dayanmıştı. Ölüme bu kadar yaklaşmışken, garip bir durum vardı; hep söylendiği gibi, geçmişi film şeridi gibi gözlerinin önümden geçmiyordu. Sadece bugüne kadar yaşadıkları ile ilgili derin bir şükran duygusu ve yaşayamayacaklarının üzüntüsü içindeydi. İç sesini duydu.

“Allah’ım, şükürler olsun, güzel ve mutlu yaşadım. Sadece evlenemedim ve çocuğum yok” 

Silahı ona doğrultan o yaratığın gözlerinin içine baktı; muhtemelen aldığı uyuşturucunun etkisiyle, gözleri yuvalarında çıkmak üzereydi. 

Sakin bir tonla ve gülümseyerek “İyi akşamlaaar” dedi. Yaratık da boş bulunup, o da “iyi akşamlar” diye karşılık verdi. Birkaç saniyeline, cani adamın insanlığını yakalamıştı. Bir umuttu. Bir gülümseme ve bir selam, bazen çok şeye kadir olabilir. Ama teröristin muhtemelen uyuşturulmuş beyni hızlı bir şekilde kendisine “Ne saçmalıyorsun sen!” deyip araçlarını önde duran diğer araca yanaştırılmasını sert bir şekilde emretti. 

Aracın etrafı sarılmıştı. En önde, yolu kapatan dikey park edilmiş bir araç duruyordu; yolcular da elleri başında, ayakta bekliyordu.

Arabada kendisiyle birlikte iki kişi de vardı. O sağ ön kapıdan indi, diğer iki arkadaşı da sol ön ve arka kapılardan dışarı fırladı. Yaratıklardan biri arka kapıdan çıkan adı Serdar olan arkadaşına okkalı bir tokat attı. Ona;

“Niye kaçıyordunuz lan?” diye bağırdı.

İki dakika önce kendisi ve direksiyonda olan diğer arkadaşı Cengiz uzakta beliren tuzağı anlayıp kaçmaya çalışmıştı. Ne yazık ki, bunu başarabilmek için olay yerinden yeterince uzakta değillerdi. Etrafları anında sarılmış ve kapana kısılmışlardı. Kurulan pusudan kaçma teşebbüsleri yüzünden öfkeli ve silahlı adamdan tokat yiyen Serdar, tüm olay boyunca yaşadığı şoktan ve korkudan dolayı bir daha başını kaldıramayacaktı.

Acaba Serdar ile Cengiz, teröristlerin onları tuzağa düşürmeden birkaç saat önce, verdikleri kararları bugün hâlâ hatırlıyorlar mıydı? Yoksa onu ve yedikleri alabalığı mı hâlen suçluyorlardı? Bilmiyordu. Aslında geç kalmaları biraz onun yüzündendi. O zamanlar terör tehdidi nedeniyle bölgede geç saatlerde yola çıkmak için ortam çok tekin değildi. Fakat şiddetle alabalık yemek ve arkadaşlarına ikram etmek istiyordu. Nihayetinde Serdar misafiriydi ve muhtemelen de bölgeyi birkaç hafta içerisinde ona teslim edecekti. Bu bölgenin nimetlerini ona çok iyi pazarlamalıydı.

Yol kenarında küçük bir tesiste yedikleri alabalık çok lezzetliydi. Yola çıktıklarında akşam ezanı okunuyordu. Alabalık yenmişti ama çok geç kalınmıştı. İki arkadaşına döndü ve durumu açıkladı:

“Beyler. Geç kaldık. Bölgede bugünlerde birkaç terör olayı var. İsterseniz burada Bayburt’a geceleyelim ya da yola devam edelim. Karar sizin.”

“Lenslerim otelde, bence dönelim” dedi Serdar

“Eşim ve çocuğuma akşam döneceğim,” dedim. “Bence yola devam edelim.” Diye ilave etti Cengiz.

“Siz nasıl isterseniz. O zaman kravatlarınızı çıkartın. Ola ki özel bir durumla karşılaşırsak, bir ilaç firmasında çalışıyoruz deriz. Anlaşıldı mı?”

Anlaşılmıştı. Kravatlar çıkartıldı ve Cengiz’in direksiyon başında olduğu araç Kop Dağı’na tırmanmaya başladı. Onun yüzünden geç kalmış olabilirlerdi ama arkadaşlarına iki seçeneği sunmuştu: yola devam etmek veya bulundukları yerde kalmak. Seçimde yola devam etmek oldu. Ona göre, artık şu anda başlarına gelenlerin suçu alabalığın değildi. 

O dönemde tam sınırlarda yaşadığı için karar vermek yerine onlara sormak işine gelmişti. Aslında, sırf bu nedenle bile suçunun onda olduğu söylenebilir. Çünkü yapması gereken sezgilerini dinleyip onları yola çıkmamaya ikna etmek olduğunu biliyordu.

Üçünün farklı nedenlerle de olsa aldıkları ortak kararla yeni bir hikâyenin başlangıcına imza atmış oldular.

Üçü elleri başları üstüne, araçların başında yan yana bekliyordu.

Yağmalamaya başlayan haydutlardan biri onların aracının içini ararken, aniden bir zafer edasıyla arka koltuğun üzerindeki çantayı havaya kaldırıp “Ben bir şey buldum” diye bağırdı. O da sesini yükselterek “Bilgisayar o,” dedi. Adam bir ona, bir de bir anda değersizleşen çantaya baktı ve hayal kırıklığıyla onu yere atıverdi. Bu hareket onu hafiften sinirlendirdi. Okumuş olduğu birkaç dua ve Kelime-i Şehadet’in verdiği rahatlıkla artık ölümü unutmuştu. Bu yüzden aslında kendini tutamayıp teröriste daha sert tepki verebilirdi. Zaten teröristlerin onlara şu ana kadar yaşattıklarını saçma buluyordu; en önemlisi de kendi kontrolünü elinden aldıkları için onlara git gide öfkeleniyordu. 

Silahlı çapulculardan biri ona sağdan yaklaştı:

“Ne iş yapıyorsunuz?”

Kolları hâlâ başı üstündeydi. Cevap vermek için tüm vücudunu silahlı adama doğru çevirdi.

“Bir ilaç şirketinde çalışıyoruz.” dedi

“Bu şirket arabası mı?”

“Evet, şirket aracı” diye cevap verdi

Terörist, bakışını ondan çevirerek havaya haykırdı

“Hey, bu şirket arabasıymış!”

Bir şirket aracının onları iyi mi kötü mü etkileyeceğini merak ediyordu, ama adamın ilaççı olmalarını yutmuş olmalıydı ve şimdilik onun için bu daha önemliydi.

Teröristlerin haydutluğu devam ediyordu. Araçları soyarken, cep telefonları, cüzdanları ve kontak üzerinde kalmış anahtarları da toplamışlardı. Teröristler sadece katil değiller, aynı zamanda adi hırsızlardı. Az önceki cani onlardan aracın bagajını açmalarını istedi. Hedefi, gerçekte bagajda olmayan ilaçlara ulaşmaktı. Cengiz zaten tüm anahtarların toplandığını adama hatırlattı. Aslında, anahtarın kesinlikle bulunmasını istemiyordu. Üçünün hızlandırılmış ölüm ilan fermanları bagajdaydı, çünkü bir askeri iştirak çalışanlarıydılar ve aracın bagajı da bunu ispatlayan evraklarla doluydu.

Tansiyon yükselmişti. Yaratık, şiddete başvurma veya pas geçme arasında tereddütler yaşarken, Alp hemen bir şeyler yapması gerektiğini anladı. Aklına gömlek cebindeki alerji hapları geldi ve onları ani bir hareketle bagaj ile ilgili kafası karışık olan silahlı adama uzattı.

“Zaten bagajda ilaç kalmamıştı; sadece bunlar kaldı elimizde, al,” dedi. 

İlaç kutusunu eline alan adam, ilaca, sonra ona göz attıktan sonra ilacı geri iade etti. Teröristin kendisiyle dalga geçildiğini sanıp sanmadığını bilmiyordu. Adam üçünü süzdü ve tekrar nerede çalıştıklarını sordu. Sorgudan sonra, gerçekten bir ilaç şirket çalışanı olduklarına ikna olmuş olacak ki başka bir safhaya geçmeye karar verdi. 

Terörist onlardan arabadan benzin çekmelerini emretti. Cengiz benzini çekebilmek için ellerinde bidon ve hortum olmadığını söyledi. Sonra sustu. Terörist sertleşerek onları ölümle tehdit edince, o da önce onları korku ile izleyen en yakındaki araç sürücülerden bunları talep etti ve olumlu cevap alamayınca ortaya sesini yükselterek:

“Hortum ve bidon getirin bana,” dedi. 

Bunun üzerine haydut bu sefer çevredekilere de ölüm tehdidini tekrarlayarak onu destekledi ve bir anda hortum ve bidon ayağına geldi. Haydut ona yardım etmişti.

Cengiz hortumu ve bidonu aldı ve filmlerdeki gibi ağzıyla hortumdan benzini çekmeye çalıştı. Birkaç beyhude denemeden sonra Cengiz endişeli bir sesle:

“Coco, yardımcı ol, benzin gelmiyor. Zaten filtre var, gelmez ki…” Dedi

Cengiz haklıydı ama yakıt çekmek için engel miydi, emin değildi. Başlarında duran iki asabi teröriste baktıktan sonra hortumu ve bidonu Cengiz’in elinden aldı. Kendisi de deneyecekti. İlk çekişte önce gaz ciğerlerine, sonra benzinin midesine indiğini hissetti. Koku bir anda vücudunun içine yayıldı. Ağzına aniden dolan benzini boşaltı ve hemen akabinde biraz istifra etti. Artık beynindeki şalterler atmıştı.  Sinirli bir şekilde “Benzin yok, depo boşmuş” diye feryat etti.

Teröristlerin onu öldürmesi umurunda değildi. Hayatının kontrolünün artık onlarda değil, kendisinde olmasını istiyordu. Ölümü kendi davranışları sonucu olacaktı. Bu da onu daha da cesur olmasını sağlıyordu.

Olayların nasıl bu noktaya geldiğini anlamıyordu ama kova ve hortum eşkıyanın elindeydi. Zaman onun için durmuştu; kımıldamadan bekliyordu. İçinde ise fırtınalar kopuyordu çünkü hayatının kontrolü elimde değildi ve buna itirazı vardı. Ancak adamların elindeki silahlar ve arkadaşlarına karşı olan sorumluluğu bu itirazını seslendirmek için onun için somut bir engeldi. Cani ise umursamazca etrafta yeni kurban arıyor ve hedefi netti: Ne pahasına olursa olsun o bidonu yanıcı bir maddeyle doldurmak.

Birkaç saniye içinde yeni kurbanlar bulundu. Artık depodan benzin çekme görevi önlerindeki araç yolcularındaydı.

Tüm iç organları sanki benzin kokuyordu. Rahatsızlığını belli etmemeye çalışıyordu; silahlı adamları gözleriyle takip ediyordu. Kaç kişi olduklarını tahmin etmeye çalışıyordu; seslerini duyduğu ama göremedikleri de vardı. Muhtemelen toplam sayıları sekizden fazlaydı. İçlerinden biri genele seslenerek ceplerdeki cüzdanların alınmasını emretti. Çoğunun cüzdanları araçlardan toplanmıştı; şimdi ceplerdekiler isteniyordu. Haydutlardan birini izlemeye koyuldu. Adam kendisinden daha cüsseli olan ve daha sonra kendi araçlarının arkalarına park eden kamyon şoförü olduğunu öğrendiği bir adama baskı yapıyor, bağırıyordu:

“Paranı ver”

“Bende Vallahi para yok” cevap verdi kamyon şoförü

“Bu yoldan geçiyorsun ama sen pekeke’ye vergini verdin mi?”

“Anlamadım!”

“pekeke’ye vergini vereceksin”

“Anlamadım…!” diye tekrarladı şoför.

Bölge sorumluluğunu ilk aldığında bu terör örgütleriyle karşılaşmaktan korkuyordu. Fakat zamanla onlara karşı olan nefreti korkusundan daha baskın çıktı. 

“Uzun yolda, eğer on beş dakika içerisinde karşıdan bir araç gelmiyorsa mutlaka dur ve geri dön,” diye ona tavsiye edilmişti.

Bu tavsiye “yola çıkma” demekti. Yarım saat boyunca karşıdan araç gelmediği de çok oluyordu; buna rağmen hep yoluna devam ediyordu. Hatta kafasını açık camdan çıkartıp “gelin lan” diye bağırdığı çok oluyordu.

Bugünkü pusudan birkaç hafta evvel Van’dan benzin almadan yola çıkmıştı. Depoyu yol üzerindeki istasyonlardan birinde doldurması gerekiyordu, fakat hiçbirinde benzin pompası yoktu ve tam umudumu kaybederken olan bir tanesine rastladı. Depoyu doldurmuş, tam aracına biniyordu ki pompacı onu çay içmeye davet etti. Bir çay ve uzun bir sohbetten sonra müsaade istedi.

“Sohbetin iyimiş, kardeş, ve seni de sevdim; o yüzden gece buradan geçme, seni tanımam,” dedi pompacı.

“Geçmem” dedi

Çok şaşırmıştı. Kendisi gece ve gündüz aynı adamdı ama belli ki pompacı değildi. Terör örgütünün aynı sahteliği bu pusuda da kendisini ispatlıyordu. Onları durduran bu adamların bir haydut çetesinden hiçbir farkı yoktu.     

İri şoför, adi terörist örgütün “pekeke” ismini kasıtlı olarak anlamazlıktan geliyordu. Tehlikeli bir oyun sahneleniyordu ve oyuncular tutumlarında ısrar ediyordu. Her replikte gerginleşen ortam, korkudan kümeleşen insanların başını döndürüyordu. O ise bir parmağını şoförün yüzüne doğru sallayan, diğer parmağı tetikte olan silahlı adamın sarf ettiği kelimelerin vurgularını, ciddiyetini tartıyordu. Hain adam terör örgütünün ismini kasten tekrar ve tekrar zikretmeye devam ediyordu. Şoför de saf bir yaklaşımla aslında onları tanımadığını söylüyordu. Diyaloğu şoför kazandı; silahlı cahil bu sefer onu ölümle tehdit etti.

Genelde parasını cüzdanda değil, ceplerinde tutardı. O gün de öyleydi. Cebinde nedense döviz birikimleri de vardı. Gerçek bir tehdit savurduğunu anlayınca silahlı adamın karşısına dikildi ve cebinden çıkardığı bir tomar Türk ve yabancı parayı kendisine uzattı. “Onları artık sıkıştırma, hepsinin parasını benden al, burada çok var hepsine yeter.” Çok saçmaydı ama sanki “masanın hesabı bende” der gibiydi. 

Adamın bir elinde bir Kalaşnikof, diğer elinde paralar; bir ellindekilere, bir de ona bakıyordu. Adam afallamış, nasıl davranacağını bilmiyordu. Zaman yine durmuştu. Saklamaya çalıştığı kızgınlığının fark edilmediğini umuyordu. Terörist paraları cebine atarken elinde bozuk değerinde bir Türk lirası kâğıt para kalmıştı; onu da şaşkın şaşkın ona uzattı. Şapşal ona para üstü veriyordu ve anlaşılan kontrol artık az olsa da ondaydı.

Uyuşturucunun etkisinde olan terörist, yaşadığı şaşkınlığı atlatmaya çalışıyordu. Artık hiçbir talepte bulunmuyor, sanki sesi kesilmişti. Devreye ikinci bir silahlı adam girdi. Bu yeni eleman, onu ve varlıklarını unuttuğu Cengiz ile Serdar’ı diğer insanlardan ayırarak araçlardan uzaklaştırdı. Onlardan kımıldamadan oldukları yerde durmalarını istedi. Arkasına döndüğünde karanlık bir uçurumun kenarında olduğunu fark etti. Adam sakin bir şekilde onları baştan aşağı süzüyordu; kısa saç tıraş kesimlerini inceliyordu. Havada bir infaz öncesi hazırlığın sessizliği vardı.

Yaşanabileceklerden korkmuyordu ve sakindi. Rahatlamış bir şekilde, etrafıma geniş açıdan bakmaya başladı. Durdurulan araçların sayısı artmaya başlamıştı. Muhtemelen insanlar yola çıkmak için akşam serinliğini tercih etmişti. Aslında pusu eyleminin kontrolünü zorlayan bir yoğunluk yaşandığı ortadaydı. Bu durumun onların daha hızlı hareket etmelerine neden olacağını anladı. Ansızın karanlıkta görmediği biri, cellatlarına amirane bir şekilde:

“Onları da alın, buraya getirin!” dedi.

Dağın duvar gibi yamacına doğru yürüdüler. Taş duvara yaslanmış, bilhassa erkek yolculardan seçilmiş birkaç kişi vardı. Hayatının son adımlarını attığını düşünürken, aklına bildiği ve okuduğu birkaç cesur ünlü adamın idam yürüyüşü tasvirleri geliyordu. Üçü yamaca dizilmiş ve dehşete kapılmış insanların arasına yerlerini aldı. Fakat aralarında kimse sızlanıp yalvarmıyordu. Kazayla önüne düşen kısa boylu bir adam, muhtemelen kurşunlardan korunmak için, arkasına geçti. Onu siper alan bu adamın hızlı hareketini izleyince, elinde olmadan gülümsedi. Vurulmak ve ölmek onu çok endişelendirmiyordu; tek isteği o kurşunların yüzüne isabet etmemesiydi. Yakışıklı ölmek fena olmazdı.

Bu sefer başka bir terörist daha karşılarına dikildi. Adamın duruşundan, infazdan önce herkesin duyabileceği şekilde bir manifesto okuyacağını anladı. Asıl işkencenin bu safsatayı dinlemek olacağını düşünüyor ve hâlâ kurşunların yüzüne isabet etmemesi için dua ediyordu. Ama daha ilk cümle bitmeden bir bağırma sesi karanlığı yardı: “Geliyor, jandarma geliyor!” Bu panik sözler iki-üç kez tekrarlandı. Artık her şey baş döndürücü bir hızla gerçekleşiyordu. Sanki hiçbiri var olmamış gibi, tüm teröristler bir patlamayla birlikte ortadan kayboldu. Ne zaman benzin döküp ateşe verdiklerini fark etmediği şirket arabaları patlamıştı. Çil yavrusu gibi herkes dağılıyordu. Akıllılık yapıp daha başta anahtarlarını cebine atmış olanlar arabalarına hızla binip kaçıyordu ve arkalarına park etmiş olan kamyon şoförü de düz kontak yapıp, tırını yanan araçtan uzaklaşıyordu.

Üçü hariç herkes sahneden kaçıyordu. Karanlık dağda bir başlarına yaya kalmışlardı. Hiçbir araç onları almak için durmuyordu. Bu noktada Cengiz harekete geçti. Onu hayranlıkla seyretti. Gasp eder gibi bir arabayı durdurdu. İnanılmaz bir hız hile, onu, Serdar’ı ve kendisini içeriye soktu.

Ön yolcu koltuğuna oturmuş olan Cengiz, muhtemelen olay yerine son anda intikal etmiş olan şoföre heyecanla olanları anlatıyordu. Arka koltukta ve yanında oturan Serdar ise dizlerine sürekli vurup ona ve akşamüstü yedikleri masum balığa küfrediyordu. Cengiz’in anlatımı ve Serdar’ın küfürleri emniyet karakoluna kadar devam etti.

Aslında gelen herhangi bir jandarma yokmuş. Aklı kıt teröristler, karanlıkta dağa tırmanan yuvarlak farlı traktörü askeri araç sanmışlar. Anlaşılan kahraman köylü onları mutlak ölümden kurtarmıştı.

Karakolda ise ipler ve kontrol Cengiz’in eline geçmişti. Polis karakol amirinin masasının önünde oturmuş, pusunun tüm detaylarını anlatıyordu. Serdar ise kapının dibinde oturuyordu. Bir polis memuru sanki ona özel olarak tahsis edilmiş, başında duruyordu ve ara ara eline kolonya döküyordu. O ise durgundu. Onun için olay bitmişti ve yarınki iş ziyaretlerini düşünüyordu.

Artık oyunculuktan seyirci konumuna geçmişti ve bulunduğu sahne sürekli değişiyordu. Polis karakolundan jandarma karakoluna geçmişlerdi. Vaka onların sorumluluğundaymış. Sahneler ve muhataplar farklıydı ama anlatılanlar hep aynıydı. Komutan:

“Olayın cereyan ettiği mevkiye göre ifadelerinizi bir de dağın diğer tarafında bulunan jandarma karakolunda vermelisiniz; sizi bekliyorlar,” dedi. 

Karakolda bulunan bazı şahitler ve mağdurlar endişe ve korku nedeniyle bunu reddettiler. O ve Cengiz iki şartla oraya gitmeyi kabul ettiler. Şartlarında biri, artık stresten yorgun düşen Serdar’ı Ezurum’daki otele bırakma imkânının sağlanması, diğeri ise dağın öbür yamacındaki karakola asker korumasıyla gitmekti. 

Serdar’ı karakolda ifade vermek istemeyen birileriyle Erzurum’daki otele gönderdiler, onlar da birkaç jandarma eşliğinde, bir minibüsle, pusu noktasından geçerek diğer karakola gittiler. Olay yerinden geçtiklerinde arabayı gördüler; kapkaraydı, jantlar erimişti, cam kalmamıştı ve en kötüsü bilgisayar çantasını göremiyorlardı.

Sabah güneşine bir iki saat kalmıştı ve artık günün bitmesini istiyordu. Karakolun koridorunda tek başına oturup ifade sırasını bekliyordu. Bir subay geldi, “İçeride birkaç kişi bir adamın rahat tavırlarıyla hayatlarının kurtarıldığını söylüyor, sanıyorum o da sensin.” Yorgun bakışlarını konuşan adama kaldırdı. Muhtemelen kamyoncu bir şeyler anlatmıştı.

“Sigara içermişin?” Subay ona sigara paketini uzattı.

“Evet, fakat benzin yuttum, içemem,” dedi.

Komutan gülümseyerek yanından ayrıldı. Yarım saat sonra, elinde muhtemelen emrindeki bir askerle fırından getirdiği yeni çıkmış bir ekmek vardı.

“Al. Ekmeğin sadece içini ye, benzini çekecektir,” dedi.

“Ciddi misin? Teşekkür ederim” diye gülümseyerek cevap verdi ve verdiği ekmek içini midesine atar atmaz subayın ona uzattığı sigarayı hemen yaktı.

Artık sabah olmuştu. Bulundukları ilin bayi elemanı onu ve Cengiz’i Erzurum’a getirmek için jandarma karakolundan aldı. Yoldayken şirketin Türkiye Müdürü çok sinirli ve endişeli bir şekilde onu aradı:

“Ne çalışması? Ne bayi ziyareti? Kafayı mı yedin? Serdar çok korktu, seni otelde bekliyor, onu al ve hemen İstanbul’a dönün. Uçak biletleri ve yerlerinizi ayarladım. Ölüyordunuz lan ve sen programı devam ettirmekten bahsediyorsun… hemen dönün”.

Ona göre hayat devam etmek zorundaydı. Dünkü adi herifler bugün onun için artık yok hükmündeydi. Belki anılarına dâhil olmuşlardı ama bundan sonra hayatında var olmak zorunda değillerdi.

Cengiz evine bırakıldı. Kendisi de otele gelmişti. Otelde MİT görevlileri onu bekliyordu. Havaalanına kadar ona ve Serdar’a eşlik ederken, onlara pusunun tüm detaylarını aktardı. Soruları diğerlerinden daha net ve profesyoneldi. Kendilerine istedikleri bilgileri verirken onlar da ona olanların gerçek iç yüzünü anlattılar. Aslında bu pusu, başka bir terör örgütünün lojistik desteğiyle diğer bir kanlı ve kalleş örgütü olan PKK’nın eylemiydi. Pusuyu organize edenin kim olduğunu, kaç kişi olduklarını biliyorlarmış ve yakalanmaları da an meselesiymiş. Bu pusudaki asıl amaçları kış gelmeden bir ses getirmekmiş ve ölümler buna yarayacaktı. Yani hedefleri canice kan dökmekmiş. Ajanlar çok nazikti, Serdar’ı ve onu neredeyse uçağa kadar da eşlik ettiler.

Levent’e gidiyordu. Bu son günüydü; haftaya yıllık izinde olacaktı. Birinci Boğaz Köprüsü üstünden geçerken birden iki gün önce yaşadığı tüm dehşetli dakikalar aklına geldi. Bu ana kadar onda pusu kaynaklı herhangi bir kaygı emaresi yoktu ama gaza basarken, ansızın ayağı zangır zangır titremeye başladı. Rahatlamak için bakışlarımı boğazın parlayan sularına dikti ama etkisini ancak birkaç saniye sonra gösterdi. Anlaşılan bu, o gün dağda yaşadıklarının bir sinir boşalmasıydı.

Tatil başlamıştı, evdeydi ve hiçbir programı yoktu. İki hafta nasıl geçecekti? Telefonu çaldı:

“Cocoooo, aşağıdayım. Çantanı hazırla gidiyoruz”

Camdan baktı.

“Cem!… nereye?”

“Sen gel”

Birkaç dakikada hazırlanıp, çantasını arabanın bagajına attı.

“Ben seni bırakır mıyım, Coco, bu olaylardan sonra kendi kendine?” dedi Cem. 

Akşam Bodrum’a varmışlardı. Artık her Bodrum akşamında o hain pusu ve adi teröristlerin anılarını havaya kaldırılan tekila kadehlerle lanetliyordu. Artık benzin kokusu da almıyordu.

İki çay içmişti. Yıllar önce yaşadığı bu pusuyu sanki birisine anlatıyormuş gibi tüm detaylarını zihninde canlandırmıştı. O gün gösterdiği sakinliğine hâlâ şaşıyordu. Namlunun burnunun ucunda iken gülümseyerek teröristle selamlaşması sahnesi her aklına geldiğinde hâlen çok güldürüyordu.

Gülümsemenin gücünü çocukken öğrenmişti.

On beş yaşındayken iki iri kardeş ile kavga ederken merdivende dengesini kaybetmişti. Bunu fırsat bilen ikisi de üstüne tepinmişti. Ayağa kalktığında onlara pis pis gülümseyerek tekrar meydan okumuştu. Çocuklar yüzündeki bu alaycı ifadeye çıldırmıştı. O ise elleri sıkarak onları bekliyordu. En önemlisi de artık yerde değildi ve ayaktaydı. İkinci round gerçekleşmemişti. Dayak yemişti ama sinir bozucu gülümsemesiyle zafer kazanmıştı.  

Zamanla gülümsemeyi bir silah veya iletişim aracı olarak kullanmayı öğrenmişti. Ayrıca yakın zamanda kendisine de gülümsemeye başlamıştı. Bunun sorunu ne kadar büyük olursa olsun, onu rahatlattığını ve dayanma gücü verdiğini fark etmişti. Kafede karşılıklı oturanların çoğu birbiriyle hoş vakit geçirirken, o hesap beklerken evrene gülümsüyordu.    

alptekingenc tarafından yayımlandı

1968 yılında o zamanlar tüm Üsküdarlı çocukların gözünü açtığı Zeynep Kamil hastanesinde doğdum. Daha bir kaç aylıkken kendimi Fransa’nın güneyinde Marsilya'da buldum. 18 yaşımda Türkiye’ye temelli dönüş yaptım ve Sait Faik Abasıyanık hikaye kitaplarını okuyarak Türkçe okuma ve yazmayı öğrendim. Üniversite yıllarım bittiğinde Öğrenci harçlığımı kazanmak için çalıştığım Turizm sektöründen ayrılıp neredeyse 20 yıl uluslararası bir şirkette kariyer yapıp bir kaç yıl önce ona da nokta koydum. Şimdi kurduğum şirkette yeni tecrübeler kazanıyorum. Yazılarım sadece kendime fısıldadığım kişisel düşünce ve görüşlerimi kalem ve kağıtla veya klavye ile buluşmasıdır.

Yorum bırakın