8. Bölüm: Spor Durağı
Saat 08:05 olmuştu. Arkadaşı Onur ile omuz antrenmanını bitirmiş ve tek başına yürüyüş bandına geçmişti. Mutluydu. Sağ omuzunda biraz güçsüzlük vardı ama geçen haftaya göre bir iyileşme söz konusuydu. Bunun için Onur’a çok minnettardı. Onun oluşturduğu ve beraber takip ettiği program, omuz sakatlığını düzeltiyor gibiydi. Ekrandan yürüyüş süresini yirmi dakikaya ayarladı. Önce kademeli hızlanarak yürüdü, sonra hafif tempolu koşusuna başladı. Bunu yapabiliyor olmasına hâlâ inanamıyordu. Hamlığını ve gereksiz kilolarını atmış, artık nefessiz kalmadan koşabiliyordu.
Tolga ve eski program arkadaşı Viking Cevat havalı bir şekilde salona giriş yaptılar. Bugün biraz geç kalmışlardı. Cevat bilmiyordu ama saçları nedeniyle telefonunda Viking olarak kayıtlıydı. Kulak üstü, yanlar ve ense ile birlikte kazınmış; tepeden örülü griye boyanmış saçları omuzunun altına kadar iniyordu. Uzun da bir sakalı vardı. Kaslı bir Viking gibiydi. İkisi ona ve birkaç kişiye selam çaktıktan sonra küçük ağırlıklarla ısınmaya başladılar.
Her sabah saat yedide kapılarını açan spor salonunun müdavimlerini artık tanımaya başlamıştı. Çoğuyla da selamlaşıyordu. Kim demiş onun asosyal olduğunu? Fakat genelde kızlara mesafeli duruyordu. Bu duruşun sebebinin çekingenlikten ziyade ahlaki nedenlerden kaynaklandığını düşünüyordu. Yanılıyordu. Sadece eskisi gibi girişken değildi.
Salona yeni gelenlerle dolmaya başladı. Türkmen iki kız bacak programına başlamıştı. Her zamanki gibi neşeli ve disiplinliydiler. Genelde sabah saatlerinde gelen çoğu kız etraflarına bakmadan neredeyse profesyonel sporcular gibi antrenman yapıyorlardı. İki kızın bulundukları çalışma standı yan yana dizili yürüyüş bantlarından biraz uzakta olmasına rağmen, net bir şekilde görüyordu. Uzun, düz siyah saçlı Türkmen kızı, leğen kemiğinin ön yüzeyine, yani tam olarak kalça ekleminin üzerine yerleştirdiği ağırlık dolu barı kolaylıkla tekrar ve tekrar kaldırıp indiriyordu. Ona bakarken nefesi hayranlıkla kesildi. Kesinlikle ikisi ondan iyiydi.
Ara sıra sadece selamlaştığı bu Türkmen kızla resmi olarak tanışmak isterdi. Bir kafede içeceklerini yudumlarken sadece onunla sohbet etmek, onu tanımak isterdi. Beklenti olmadan birkaç dakika başkasıyla, özellikle yeni biriyle hayatı paylaşmak ne kadar kıymetlidir! Bekârdı ama spor salonundaki kızları potansiyel partner olarak göremiyordu. Onları tanımıyordu; kıvırcık saçlı olanı bile.
Koşu temposunu artırdı. Nefes kontrolünde sıkıntı yoktu. Koşmaya devam etti. Kendisine, acaba nasıl bir insan olduğunu sordu. Başkaları onu nasıl görüyor, kendisini nasıl değerlendiriyor? Sonra ergenken “insan olma” tanımının formülü nasıl olur diye kafa yorduğunu hatırladı. Formül basitti:
“Bildiğiniz gibi, X⁰ = 1’dir,” diyerek etrafındaki pürdikkat dinleyen arkadaşlarına anlatmaya başlamıştı.
“X hangi rakam olursa olsun, sonuç her zaman birdir.”
“Şimdi üstteki sıfır yerine 1-1 yazalım.”
“Üsler kuralı gereği X¹ ve X⁻¹’i çarpanlarına ayıralım.”
“Devamında X¹’i paya, negatif üslü X⁻¹’i paydaya yazalım. Elimizde X/X sonucu var.”
“Bu ikisinin bölümü 1’dir. Dolayısıyla X yerine hangi değeri yazarsanız yazın, sonuç yine 1 olacaktır.”
“X” kişilik, geçmiş gibi değerleri temsil ediyordu. “Bir (1)” ise insanı sembolize ediyordu. Sıfır yerine yazılan 1 ve -1’i ise insanın içindeki zıtlıklar olarak tanımlıyordu: negatif-pozitif düşünce, kötülük-iyilik, sevgi-nefret, günah-sevap, hırs-kanaat, kurnazlık-enayilik… Bunların hepsi insanoğlunun içinde mevcut.
Bu “insan olma” formülüyle ilgili görüş hâlen değişmemişti.
Koşu temposunu bir kademe daha artırdı. Dolu zihni her ter damlasında boşalıyordu. Kollarını sırayla ritmik şekilde kaldırıp indiriyordu. Koşuda kol ve bacak hareket dengesi önemliydi. İnsan olmaya yaklaşabilmek için de iç ve dış zıtlıkları dengede tutmamız gerektiğini düşündü.
Arkasına baktı. Kıvırcık saçlı kız artık yürüyüş bandında yoktu. Bugün o da salondaydı. Birbirlerini görmezden gelmişlerdi. Salonda ayrılışını kaçırmıştı. Zaten kızla iletişime geçmemeye çalışıyordu, hatta onunla göz göze gelmekten bile kaçınıyordu. Onun güzelliğini ve farklı aurasını ilk gördüğü gün fark etmişti. Etrafına görünmez bir duvar örmüş, kimseyi yaklaştırmıyordu. Bu da ona duyduğu hayranlığı ve saygıyı artırıyordu. Birinin kızı, birinin kız kardeşi, belki birinin sevdiğiydi. Kısacası birilerinin değerlisiydi. Onu kendisine yasakladı.
Gözleri Cevat ve Tolga’yı aradı. Onları gördü. Kablo makinesinde yeni bir hareket deniyorlardı. Eliyle onlara kaç set kaldığını sordu. Cevat “altı” diye seslendi. Tolga ise cevap vermeye tenezzül etmedi. Türkmen kızlardan gözlerini ayıramıyordu. Cevat ise sadece kabloların ucundaki ağırlıklara odaklanmıştı ve ne kadarını kaldırabileceğini hesaplamaya çalışıyordu. Bu iki adamı seviyordu. Salonun dışında görüştüğü nadir insanlardandı. Ona göre bu ikisi insan olmayı başarabiliyorlardı.
Kendisine de “çok iyi bir insan” denildiğini defalarca duymuştu. Bundan pek hoşlanmıyordu. Bu bir meziyet değil, standart olmalıydı. Bunu söyleyenin de aynı hedefte olması gerektiğini düşünüyordu.
Beş dakika kaldı. Kademeli olarak yavaşlamaya başlamalıydı. Hızını biraz azalttı. Nabız yüksekti ama nefes alışverişi normaldi. Cevat ve Tolga kabloları bırakıp ağırlıklara geçmişti. Anlaşılan onlar da bugün “omuz” çalışıyordu. Bu, programların çok uzun olamayacağı anlamına geliyordu.
Haftanın neredeyse yedi günü spor salonuna gidiyordu. Pazartesi ve çarşamba günleri de Cevat ve Tolga’nın kahvaltı sofrasına katılmak için salon çıkışını onlarınkine denk getirmeye çalışıyordu.
Yirmi dakika geçmişti. Yürüyüş bandı otomatik olarak birkaç dakika içerisinde yavaşladı ve durdu. Salonun bir köşesinden telefonunu ve su matarasını aldı, iki yudum içti. Cevat ve Tolga son hareketlerini yapıyorlardı. Hızla soyunma odasına yöneldi.
Duştan çıktığında Cevat ve Tolga hazırdı. Anlaşılan duşlarını evde yapacaklardı. Kahvaltı için yukarıdaki kafede buluşmaya karar verdiler.
Temizlik görevlisi açık kalmış dolap kapaklarını kapatıyordu.
“Bahattin abi, kolay gelsin, nasılsın?”
“İyiyim, teşekkür ederim. Sen nasılsın?”
“İyim. Senin bugün burada olduğun belli, su sıcak.”
“Sabah ayarladım.”
Bahattin Bey titiz ve arı gibi çalışkandı. Onun hiç oturduğunu görmedi. Onun sohbetini seviyordu ve onu dinlemek için zaman ayırıyordu. Onun yıllar önce küçük bir iş yeri sahibi olduğunu bir konuşmasından anlamıştı. Yaşı vardı. Tahmin ettiği geçmişe ve onun çalışma azmine hayranlık ve saygı duyuyordu. Aynılarını kendisinde de olduğunu umuyordu.
Giyinmiş ve spor çantasını düzenleyip kapatmıştı.
“Bahattin abi, günün güzel geçsin”
“Sağ ol, senin de”
Salonun ana kapısı önündeki 13 numaralı kilitli kiralık dolabından notebook çantasını alıp kare kodla açılan kapıdan çıktı. Spor salonu alışveriş merkezinin içindeydi. Saat dokuzdu ve dükkanlar hâlâ açılmamıştı. Dışarıya çıktığında soğuk onu biraz ısırdı. Sevdi bu hissi. Seyrekleşmiş ıslak saçlarını eliyle karıştırarak bir nebze olsa kuruttu. Alışveriş merkezinin çıkış kapısının önündeki yürüyen merdivenler adrenalin dolu vücudunu cadde seviyesine taşıdı. Dünya arenasına girmeye hazırdı.
Tolga ve Cevat Gülümse kafede kahvaltıya çoktan başlamıştı. Söz söylemeden masalarına oturdu. Down sendromlu sevimli garson ona yaklaştı.
“Merhaba. Bir şey alır mıydınız?”
“Bir demli çay lütfen”
“Tabi efendim”
Tolga ağzındaki lokmayı hızlıca yuttu.
“Abi, bir simit ye bari”
“Tamam… bir simit lütfen”
O arada karşısında oturan Cevat cep telefonundan kafasını kaldırarak kahvaltı tabağını 180 derece çevirdi.
“Simitle beraber kaşar salatalık da yersin. Ben onları yemeyeceğim.”
Bu muhabbet her kahvaltı buluşmasında ne bir kelime eksik ne bir fazla gerçekleşiyordu. Simit onu diyetini bozuyordu ama o simidi kabul etmek onun için önemli bir ritüel olmuştu. Sanki arkadaşlık bağını tasdik eden bir seremoniydi. Paralı asker babasının ve müfrezesindeki adamların aralarındaki yaşamsal dostluğunu hatırladı.
Kahvaltı önemsiz ve yormayan gündemlerden oluşan konuşmalarla bitti. Üçü kafe önünde sigaralarını yaktı. Gülümsüyorlardı. Gün güzel başlamıştı.