Üzerinde dar bir kot pantolon, siyah bir tişört ve yine siyah bir deri ceket vardı. İki kişilik masada tek başına oturuyordu. Çayını yudumlarken bir yandan da Machiavelli’nin Fransızca basımı Prens kitabına göz gezdiriyordu. Onu ortaokuldayken okumuştu, yeniden okumak kaybolan bir adayı tekrar bulmak gibiydi. Ortasına gelmişti. Sayfayı çevirdi, çayından bir yudum daha aldı ve cep telefonundan saati kontrol etti. Yirmi dakika kadar zamanı vardı. Buraya gelmeden önce sabah erken bir vakitte spor salonunda farklı mekik egzersizleri yapmış ve üstüne bir saat kadar koşmuştu. Yorgun değildi. İlginç bir şekilde mutlu ve huzurluydu. Birkaç hafta önce, hayatından melankoliyi ve hüznü çıkarmıştı. Sporun mucizesi. En kötü zamanlarda ona ilaç gibi fiziksel ve zihinsel şifa veriyordu. Kitabını okumaya ara verip ayıracı kaldığı sayfaya yerleştirdi.
Güneş, yüzünü uzun bir zamandan sonra İstanbul’a göstermişti. Sonunda, havası güzel olan bir pazara kavuşuldu. Çayını Üsküdar İskelesi’ndeki İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin işlettiği Beltur tesislerinde içiyordu. Kaldırımdaki masadan farklı istikametlere yürüyen kalabalığa seyre durdu. Marmaray, metro, otobüs, minibüs, vapur ve deniz motoru alternatifleri Üsküdar’ı önemli bir ulaşım ağının kalbi haline getirmişti. Erken saatlerde başlayan iskeledeki bu hareket öğlenden sonraki Üsküdar çarşı ve sahil kalabalığının habercisiydi.
Saate tekrar baktı. Artık vakit yaklaşıyordu. Biraz uzağı süzdü ve beklediğini gördü. İki farklı kol havada sallanıyordu. Kollardan birinin sahibi bağırdı.
– Abi, geldik.
Kız kardeşi ve eşi tam zamanında gelmişti. İlerideki iskelenin önünde dikilmiş, onu bekliyorlardı. Çayını bir yudumla bitirip kitabıyla masayı terk etti.
Onlara doğru yürürken kız kardeşinin giyim tarzının onunkine ne kadar benzediğine dikkat etti. Onun gibi tümüyle siyaha bürünmüştü; siyah deri mont, pantolon, ayakkabı. Fakat onun aksine, kız kardeşi babası gibi esmerdi.
– Sebile, Erdinç, naber?
– İyiyiz, abi
– Boyayı aldın?
– Evet. Siyah sıvı boya ve ince bir fırça; satıcının tavsiyesiyle en iyisini kaptım.
Kız kardeşi kıyafetine uymayan turuncu renkli omuz askılı spor çantasından bir boya tüpü ve bir ince fırça çıkardı. Onları şirin ve şımarık bir yüz ifadesiyle gösterdi.
– Abi, deniz motoru saat 10:30’da kalkıyor değil mi?
Evet, on dakikamız var. Bir yerde oturmak için yeterli bir zamanımız yok.
Erdinç saatine baktı.
– Evet. Aynen.
İskelede, içeride bekleyelim.
Üçü Üsküdar Pierre Loti Vapur İskele Salonu’na geçti. Çok geçmeden gerçek bir vapurdan daha küçük bir tekne iskeleye yanaştı. Yolcular tekneyi boşalttı ve yenileri ile doldurmak için bekleme salonu kapıları açıldı. Tekneye bindikten sonra üçü, çoğu yolcuların aksine, içeriye daldı ve büfenin arkasındaki koltuklara yerleşti.
Babası altı yaşındayken kendi babasını kaybetmiş ve öksüz kalmıştı. Ergen yaşlarda da evden kaçıp bir gemiyle şimdi geçtikleri bu boğazdan İstanbul ve Türkiye’den ayrılmıştı. Ailesine isyan edip yeni hayatına miço olarak uluslararası bir tekneye binerek yelken açmıştı. Ailesi onun yüzünü ancak otuzlarına girdiğinde görecekti.
– Abi, ben sana ve bana kahve söylüyorum. Sabah içtiğimden bir şey anlamadım. Erdinç, sen ne içersin?
– Çay
Siparişler verildi. Son durağa elli dakika vardı. Babası ve dedesinin kabirleri Eyüpsultan mezarlığındaydı. Bugün görevleri siyah boya ile dedelerinin mezar taşındaki silikleşmiş yazılar üzerinden geçmekti.
Babalarının gençlik dönemindeki hayatı gizemlerle doluydu. Gemilerle hangi ülkelere gittiğini ancak onun anlattığı kadarını biliyorlardı. Dünyanın birçok sahilinden ve limanından geçtiği muhakkaktır. Muhtemelen birçok farklı memleket ve kültür temasları sayesinde akıcı bir Fransızca ve yeterli bir İngilizce dilbilgisi vardı. Denizcilik macerası iki arkadaşıyla uzun bir gece aleminden sonra sabahında vaktinde uyanamadıkları için bitmişti. Gemileri onları beklemeden limandan ayrılmıştı. Gizli bir yükü nedeniyle limanda fazla kalması mümkün değilmiş.
Kahveler ve çay gelmişti. Yeğeni Efe’nin, konuşma ve davranışsal olarak babası Erdinç’e ne kadar benzediğini fark etti. Aynı tavır, aynı kendinden emin konuşma tarzı. Suzi’nin Mimar Sinan Güzel Sanatlar’da okuyan kızı ile ilgili son haberleri açıklamaları dinlerken, bir anda mutluluktan gülümsedi. Yeğeni Ece kendisinin kopyasıydı. Ada’nın çizimleri, yazıları, çocukluğunda onun defterlerine düşen karalamalara tuhaf biçimde benziyordu. Dağınıklığı bile ona benziyordu. Onun resmen kız hâliydi. Babasını göz önüne getirdi. Kendisine hiç benzemiyordu. Babası esmerdi, kendisi ise sarışın. Genel kişilik kodlarının çoğu ise küçük erkek kardeşine geçmişti.
Sadece savaşçı ruhu ona benzediğini düşündü. Mesela, vazgeçmeyen, inatçı biriydi o da. Küçük vapur Karaköy ve Eminönü iskelelerinden sonra Haliç’e girdi. Babaları evden kaçmadan önce bu kıyılarda oynuyormuş. Bundan birkaç sene sonra gemileri onları terk ettiği için, o ve iki kafadar arkadaşıyla Cebelitarık kıyılarında mahsur kalmışlardı. Parasızlık ve başıboşluk onlara hızlı karar almaya neden olacaktı. Aradıkları çözümü bir afişte bulmuşlar. Onlara macera ve para vadediyor gibiydi. Paralı asker oldular.
Tekneler seferin son durağı olan Eyüpsultan’a vardı ve üçü beklemeden iskeleye ayak bastı. Müşterileri daha çok yerli ve yabancı turist olan, sağlı sollu mağazaları olan sokağı ilgisizce ve hızlı bir şekilde geçtiler. Eyüpsultan Camii’nin çevresi kalabalık ve hareketliydi. Önlerindeki geniş meydandan sonra caminin arkasındaki yola girip Pierre Lotti tepesine giden sokağa ulaştılar. Bu yokuşlu sokak merdivenlerle başlıyor ve Arnavut kaldırımlarla devam ediyor. Sokağın sağındaki ve solundaki mezar taşlarını okumadan sessizce yürüdüler.
Yokuşu fazla hızlı çıktığını fark etti. Kız kardeşi ve eniştesi ondan biraz daha geride kalmıştı.
Onları beklerken, babası ve iki arkadaşı Kuzey Afrika’nın çöl tepelerini geçerken hayal etti. Babasının hiçbir zaman anlatmak ve hatırlamak istemediği kanlı ve şiddetli yıllardı. Çöl gerilla uzmanı olmuşlardı. Helikopterden beş metre yükseklikten çölün kum denizine atlayarak düşmanın bulunduğu noktalara intikal ediyorlardı. Bazen bir ölünün üstünde uyudukları ve bunu ancak sabah uyandıklarında fark ettikleri oluyordu. Çatışma ile geçen günler, aylar ve yıllar geçmişti. O süre zarfında, iki arkadaşı o topraklarda vahşice öldürülmüştü. Çölleri terk ettiğinde ise sırra kadem basmıştı.
En az beş yılı karanlık. Yıllarca ondan ses gelmeyince Türkiye’de ölü olarak kabul edilmiş ve kaydedilmişti. Otuz yaşına geldiğinde ise ailesine yaşadığı haberi gelmişti.
Çeşmeyi gördü. Durdu. Beklediği nokta Eyüpsultan Camii ve Pierre Loti Tepesi’nin tam ortasıydı. Küçük çeşme bir patikanın başında bulunuyordu. Üçü patikada on metre ilerledikten sonra soldaki küçük merdivenle mezarlık alanına girdiler. İki dakika sonra mezar başında dualarını okuyorlardı. Kız kardeşi çantasında siyah boya şişesini ve fırçayı çıkarıp mezar taşındaki kazılmış yazıları üzerinden geçmeye başladı ve yorulduğunda ise kendisi görevi devraldı.
Babasının paralı askerlik dönemi bir dergiye bile konu olmuştu. Yazıların içeriğinde gizlilik nedeniyle saptırılmış ve uydurulmuş hikâyeler vardı. Hiçbir zaman gerçekten neler yaşandığını anlatmadı; onları elbette yazdıracak hali de yoktu. Çok zorladığında uydurma bir cevap verirdi. Belki konuşmamaya yeminliydi diye düşündü. Babası ile nadir sohbetlerin birinde bir fırsat yakalayıp bir soru yöneltmişti:
– Baba… yıllarca toprağın olmayan bir ülkede, ülken olmayan bir bayrak için nasıl savaştın? Bu nasıl bir motivasyondu?
Cevabı oldukça netti.
– Oğlum…Ben silah arkadaşlarım için kurşun sıkıyordum. Müfrezede hepimizin bir görevi vardı. Her birimizin hayatı birbirimize bağlıydı. Görevini titizlikle yerine getiremeyen asker, tüm arkadaşlarının ölümüne neden olabilirdi. Birinin ölümü aynı şekilde hepimizin ölümü demekti.
Devam etti:
– Ayrıca, bizim için o ülkenin bayrağı değil, lejyonun bayrağı önemliydi. Sonuçta sadece savaşmak için para alan askerlerdik. Kimse bizden o bayrağa aidiyet hissetmemizi beklemiyordu. Benim tek kaygım, silah arkadaşlarım ve onların hayatlarıydı.
Babasının sözlerini beynine kazımıştı. Bu sayede, kendisi de çalışma hayatında aynı mantıkla ekipleri yönetmişti.
Türkiye’ye gelmeden önceki gizemli ve karanlık hayatı hiçbir zaman öğrenilemeyecekti. O sadece bir görev adamıydı ve bir kalp krizi sonrasında olması gerektiği gibi sırlarıyla defnedildi.
Dönüş yolundaydılar. Görev tamamlanmıştı. Duble Türk kahveler yudumlanıyordu.
– Abi, toprak işini de halletmek lazım. Mezarda toprak biraz çöktü…
– Bir hafta içi ben hallederim
Dönüş ona biraz uzun geliyordu. Sebile ve Erdinç kendi aralarında konuşuyordu. Sütlaç yiyemediğini fark etti. Babası bunu çok severdi. O da her mezarlık ziyaretinden sonra onu yad etmek için yerdi. Bu sefer bunu atlamıştı.
Hiçbir kardeşi onun şu andaki durumunu ve geçmiş yıllarında yaşadıklarını bilmiyordu. Hatta boşandığından sadece birkaç arkadaşı haberdardı. Babası gibi yakın çevresine ne sıkıntılarını ne yaşamını anlatıyordu ve onları sır gibi saklıyordu. Bir şekilde bu sırların yükünü hafifletmeyi öğrenmişti. Aslında gizledikleri sadece belki onu zayıf gösterecek kişisel dertleriydi.
Kız kardeşine baktı. Eşiyle ne kadar uyumluydu? Çocukları hakkında konuşuyorlardı. Gözleri parlıyordu. Babası ve Sebile’nin birbirine ne kadar düşkün olduğunu hatırladı. İkisini şükranla seyretti. Babasının son haftalarında bir an olsun yanlarından ayrılmamışlardı.
Üsküdar Meydanı’nda dikilmiş, kız kardeşinin ve eniştesinin uzaklaşmalarını izliyordu.
Güneş tepedeydi. Eve dönmek için de erkendi. Rumi Kafe ona mekân olarak günün devamı için cazip geldi. Kafe Valide-i Cedid Camii arkasındaki sokakta bulunuyordu. Yoğun Uncular Caddesi’ne paralel olan bu sokak gizli bir geçit gibiydi. Bir tarafta tarihi cami duvarları, diğer tarafta anı yaşanan mekânlar ve aralarında akan bir insan nehri. Bir zaman tüneli gibi.
Kitaptan sıkıldı. Kalan yarısını hatırladı. Machiavelli’nin yazdığı kısa ve uzun mektuplardan oluşuyordu. Kitap onun için bitmişti. Kapattı ve filtre kahvesinden yudum aldı. Nefesi hızlandı. Spor salonundaki kıvırcık saçlı genç kadın yine aklına gelmişti. Onun uzun zamandır yaşadığı en heyecanlı masalı olmuştu. O masalda istemeden onu seviyordu. Masada yalnızdı. Kahvesinden bir yudum daha aldı ve o kadının yüzünü zihninde yeniden çizmeye başladı. Gözlerini, saçlarını, boynunu… Sanki yıllardır aradığı ama hep teğet geçtiği o gizli limanın haritasını çıkarıyordu.