Mini taburede oturmuş, son haşlanmış tavuk parçasını yiyordu. Bu onun öğle rutiniydi. Her akşam ertesi günü için üşenmeden bir tavuk göğsü haşlar veya yağsız bir tavada etini pişirirdi. Uygun bir kaba onları yerleştirir, diğer bir kaba salata koyardı. Bugün hazırladıklarını ofiste değil, arkadaşı Fatih’in çay ocağında yiyordu.
Noterde bazı belgeleri onaylatması gerekiyordu. Ofise gidip tekrar Üsküdar’a dönmeye gerek yoktu. Zaman kaybı olurdu. Spor kulübünden çıktıktan sonra Marmaray yerine Fatih’in Seyhan Büfe adlı çay ocağına gitti. İyi demlenmiş birkaç bardak çayı içmek ve Fatih ile veya bazı mekân müdavimleri ile laflamak, farklı bir gün yaşamak için güzel bir fırsattı.
Günü keyifli geçiyordu. Spordan sonra mutluluk hormonlarının etkisi sanki hâlen devam ediyordu. Yorgun ama mutluydu.
Saat 13:00’e geliyordu. Az sonra noter kapılarını açacaktı.
– Fatih, çayı iptal… Notere gitmek zorundayım. Geldiğimde içerim.
Fatih anladığını belirtmek için arkasını dönmeden sağ elini kaldırdı, sol eliyle de iptal edilen çayı içmeye başladı.
Üsküdar 1. Noterliği yakındı. Aziz Mahmut Hüdayi Camii ve Türbesi’ne giden sokaklardan birinde bulunuyordu.
Onu her gördüğünde selam veren yumurta toptancısı esnafı geçtikten sonra Ahmediye Meydanı’nı gördü. Yuvarlak olan kavşağın etrafında deli gibi dönen araçlarla doluydu. Dört yol ona bağlanıyordu. Kavşağı sadece arabalar değil, Hakimiyet-i Milliye Caddesi’ni kestirmeden karşıdan karşıya geçmek isteyen yayalar da kullanıyordu.
Noterden önce kavşağın çaprazında bulunan postaneye uğraması gerekiyordu. Az ilerideki yaya yolundan geçmek yerine, o da herkes gibi kavşağını kullanmayı tercih etti. Karşıdan yaşlı bir bayan biraz sağa çekilerek ona doğru yürüyordu. Araçlar onun çok fazla yakından geçiyordu. Onu uyarmak gerektiğini düşündü.
– Abla. Bu arabalara güvenme… Çok fazla yakından geçiyorlar…
– Konuşacağına gel, koluma gir…
Yaşlı kadın ona gülümseyerek tüm beyaz takma dişlerini gösterdi. Sol kolunu hafiften kaldırdı ve bekledi. Kısa bir duraksamadan sonra daveti kabul etti ve yaşlı kadının koluna girdi. Beraber yavaş yavaş karşı kaldırıma geçtiler. Teşekkür ve helallik almalardan sonra izin isteyip tekrar karşıya geçti.
Bu kadar tesadüf olabilir miydi? Bu sabah aynı kavşakta iki kişiye de yardımcı olmuştu. Birincisi çok yavaş hareket ediyordu. Ayakkabılarını resmen asfalta sürtüyordu. Diğeri ise dengeli bir şekilde yüksek kaldırıma adım atması mümkün olmayan orta yaşlı bir engelliydi. Bu üç olmuştu.
Postaneden çıktı. Soldaki ikinci sokakta tırmanmaya başladı. Tesadüfler onu duygulandırmıştı. Acaba bunlar tamamen tevafuk mu yoksa kendisi mi iyiliği çekiyordu. Gözlerinden iki gizli yaş aktı. Bu ne gururdu ne de üzüntüydü. Sadece tanımadığı üç kişiye yardım etti ve birkaç saniye onların hayatlarını paylaştı. Her gün hep bunun peşindeydi. Fakat gerçek arayışı, spor salonunda, sokakta, metroda veya bir kafede mutluluğun kapısını aralayacak serseri bir bakışın ona çarpmasıydı.
Noterde işlerini bitirmişti. Tam çıkacakken noter memurlarından en genç olanı ona seslendi.
– Alp Bey, yardımcı olabilir misiniz?
– Elbette, Burcu Hanım. Nasıl yardımcı olayım?
– Beyefendinin annesi ona vekâlet vermek istiyor sanırım, fakat ikisi Türkçe bilmiyor. Ve annesi 65 yaşın üstünde. Sağlık raporu lazım. Bir tercüman da gerekiyor. Durumu onlara anlatabilir misiniz?
– Anladım. Anlatırım.
Genç adam Fransız vatandaşı bir Tunusluydu. Annesi Fransa’ya dönmeden oğluna bankalar ile ilgili vekâlet vermek istiyordu. Tüm bilgileri kendilerine anlattı. Anne ile oğlu, kendilerinden bile daha akıcı bir Fransızca ile konuşan bu adama hayranlıkla kulak verdiler; ardından genç adama teşekkür ederek noterlikten ayrıldılar.
Çay ocağına dönerken bu saate kadar yaşadıklarını analiz ediyordu. Masada küçük spor sırt çantası ve kitap bıraktığı gibi duruyordu. David Goggins’in “Benim Canım Acımaz” adlı kitabı dün almıştı. Yazılar sert ve gerçekçiydi. Mevcut ruh hali, kitabın konusuna odaklanmasını engelliyordu. Onu daha sonra okumaya karar verdi.
Ya kendisi melek gibi bir insandı ya da kutsi bir gücü vardı. Ama, ona göre hiçbiriydi. Hatasız bir insan olmadığını biliyordu ve doğaüstü hiçbir gücü de yoktu. Bu başka bir durumdu.
Çayı bitmişti. Yenisini istemek için biraz daha beklemek istedi. Önünden bir anne ve dengesiz koşan bir çocuk geçiyordu. Kadın önde yürüyen bir adama seslendi.
– Mehmet bekle, Ali arkandan koşuyor
Adam durdu, ufaklığa elini uzattı. Kadın da onlara ulaştı. O da çocuğun diğer elini tuttu. Ali, baba ve annenin kollarına asılarak ayaklarını havalandırıp tekrar yere indiriyordu. Onları izlerken dün Marmaray’da başına gelenleri hatırladı.
Olay Ayrılık Çeşmesi Metro İstasyonu’nda gerçekleşmişti. Kadıköy – Sabiha Gökçen Havalimanı hattında peronda Kadıköy’den gelecek metroyu bekliyordu. Bir adam gözlerinin içine bakarak ona doğru yaklaşıyordu. Yüzünde bir gülümseme geldiği için bir tehdit olmadığı belliydi. Adamı hatırladı. Adam yaklaşır yaklaşmaz elini uzattı. O da elini ona teslim etti. Teslim etti doğru kelime, çünkü adam elini bırakmaya hiç niyeti yoktu.
– Teşekkür ederim.
– Rica ederim.
– Yok yok gerçekten çok teşekkür ederim.
Yukarıdaki turnikeyi geçtikten sonra, sağdaki asansörün boş olduğunu gördü. Etrafına baktı; kimse bu alternatifle ilgilenmiyordu. Hızlı ve zahmetsizce perona inmek cazibeliydi. Beklemeye karar verdi. 10 saniye sonra arkası insanlarla doldu. En son bir çift geldi. Önlerinde bir puset içinde iki yaşında bir çocuk. Ümitsizce önlerindeki kalabalığa bakıyordu. Asansör kata gelince müdahale edip herkesi durdurdu. Pusetli çifti ve çocuklu bir bayanı önden bindirdi. Sonra herkesi serbest bıraktı. Pusetli çiftin erkek olanı asansöre girmekten tereddüt ediyordu.
– Sen de gir. Eşin değil misin? Onu yalnız bırakma…Ben yaya inerim, sıkıntı yok…
Asansör kapılarının kapanışını seyrettikten sonra yürüyen merdivenlerle perona hızlıca indi.
– Yukarıda, siz dışarıda kaldınız.
– Önemli bir şey değildi.
– Birkaç zamandır İstanbul’dayım, sizin gibi insan yok… görmedim… kalmadı… Belki çok az…
– Teşekkür ederim ama ben bir şey yapmadım
– Yok yok. Gerçekten teşekkür ederim… sizin gibi adam çok az kaldı
Sonunda elini bıraktı. On metre ötede bekleyen pusetli eşine doğru yürürken iki kez başı çevirerek, parmağını havada sallayarak ona sarf ettiği son sözleri etrafında rahatça duyuluyordu.
– Sizin gibi adam çok az kaldı…. Sizin gibi adam çok az kaldı
Utandığını hatırladı ama üzüldüğünü de. Vagona binerken birkaç gözyaşını hemen silmişti. Nasıl çok az adam kaldı? Nasıl bir ortamda yaşıyordu? Yok muydu ellerindeki cep telefonlarıyla oyun oynayanlar arasında onun gibileri? Kesinlikle vardı. Kalabalık içerisinde kendini yalnız hissetti. Aslında son derece normal bir vatandaşlık ve insanlık davranışında bulunmuştu. Bundan gurur duyacağı bir eylem değildi. Yaptığı sadece bir insani sorumluluktu. Adam belki bu olayı gözünde fazla büyütmüş olabilirdi.
Sonunda düşünmeye bıraktı. Dün ve bugün başına gelenlerle ilgili fazla böbürlenip egosunu kabartmaya da gerek yoktu. Bir çay istedi, kitabını aldı ve okumaya devam etti. Kitap, zihnine hâkim olmak ve imkânsıza meydan okumak ile ilgiliydi. Yazar gerçek bir savaşçıydı. Babası gibi…Onun gibi…
Ertesi sabah uyandığında dünkü sorularına daha cevap bulamamıştı. Zihnini artık protokole bağladı, sabah namazını ve klasik kahvaltısını yaparak boşalttı. Spor antrenmanı umduğundan iyi geçmişti. Marmaray istasyonuna yanaşan vagonlar şansına kalabalık değildi. Ayrılık Çeşme İstasyonu’nda boşalan yerlerden birine bile oturabildi. Ayakta duran ve kapının önündeki direğe sarılan görme engelli bir satıcı elli Türk lirasına çakmak satıyordu. Çakmak rüzgarda sönmüyormuş. Kendisine, geçmişte, bir Görme Engelli Derneği’nin fahri üyeliği verildiğini hatırladı. Bir sosyal sorumluluk projesine aktif olarak katılması nedeniyle verilmişti.
Suadiye istasyonuna yaklaşılıyordu.
– Çakmak almak için son fırsat: ben Suadiye’de ayrılıyorum. Biriniz beni perona indirebilir mi?
Görme engellisine baktı. O insanlarda alışkın olduğu özgüveni onda da gördü. Yanında oturan kadın ayakta olan kör satıcıya cevap verdi.
– Ben inmene yardımcı olurum sana… ya da buradaki gençler de sana yardımcı olur.
Yaşlı kadın son kelimesini daha düşük ve emin olamayan sesle söylemişti. Belli ki gençlere güvenmiyordu.
– Siz merak etmeyin, ben onu perona indireceğim.
Alt dişleri eksik olan yaşlı kadın tüm vücudunu ona çevirerek teşekkür etti.
Ayağa kalktı ve kör adama yanaştı.
– Ben seni indireceğim.
– Beni Suadiye’den alacaklar
– Tamam. Seni turnikelere kadar getireceğim. Ben bir sonraki seferle yola devam ederim.
Bu sırada Suadiye istasyonuna gelindi ve kapılar açıldı.
– Hangi koluna gireyim.
– Ben senin koluna gireceğim.
Turnikelere kadar kol kola gittiler. Orada vedalaştılar.
Bir sonraki seferin gelmesine dokuz dakika kalmıştı. Yüzünde bir gülümseme vardı. Artık cevabı bulmuştu. Hikmet onda değildi. O sadece doğru zamanda doğru yerde doğruyu yapmak için orada bulunuyordu. Aslında olayların merkezinde sadece yardım ettiği kişiler vardı. Hayatın o kesintideki asıl oyuncular onlardı. O ise yalnızca bir araçtı. Bir güç o an ihtiyacı olana el uzatmaya ve dolayısıyla iyilik yapmaya vesile oluyordu.
Bostancı Marmaray istasyonundan en çok sevdiği Bostancı-Parseller metro hattına doğru hızlıca yürüyordu. On beş dakika sonra Küçükbakkalköy’e varmış olacaktı. Ofise gelir gelmez Türk kahvesi içecek ve son edindiği görüşleri anlatacaktı. Sonra vazgeçti. Türk kahvesi yeterliydi. Konuşmak yerine dinleyecekti. Heyecanlarını, hislerini anlatmak için doğru kişinin karşısına çıkmasını bekleyecekti.