11. Bölüm: SADAKAT CADDESİ

Marmaray Bostancı İstasyonu’na vardığında, bu sefer alışık olduğu üzere Bostancı-Parseller metro hattına doğru yürümedi. Hayır, bugün ofise gitmeyecekti. İstasyon alt geçidinden çıktığında gözleri, nostaljiyle yıllar önce sürekli uğradığı büfeyi aradı. Elbette yıllardır artık orada yoktu. Tıka basa doyana kadar yediği midye dolmaları da yoktu. Yerine az ileride sarı Kadıköy dolmuşları ve onlara binmek için sıraya girmiş insanlar vardı. Sağa döndü. Geniş caddeye heyecanla giriş yaptı. Bu cadde üç şeritli ve tek yönlüydü. Diğer paralel cadde sahil tarafındaydı. Attığı her adımda hatıraları canlandı, kalbi heyecanlandı, zihninde de bazı kapılar açıldı. Çok sevdiği Bağdat Caddesi’nde yürüyordu.

Türkiye’ye geldiği yazlarda kuzen Ahmet abisi onu oturdukları Göztepe muhitinden Bostancı’ya kadar Cadde’de yürütürdü ve gezdirirdi. Günün ödülü bir dondurma olurdu. Ergenken ailesi Türkiye’ye temelli dönüş yaptığında ise, sert kültürel farkı dengelemek için Bağdat Caddesi’ne kaçardı. Bu caddede yürüyen insanlar onu pek fazla ilgilendirmiyordu. Sadece buranın sunduğu sosyal olanakların netliği ve standardı hoşuna gidiyordu. Bugün, orada yürümek onun için geçmişi yad eden bir ritüeldi. Yanında mütevazı Ahmet abisi yoksa bile onun varlığını hissediyordu. Burası Ahmet Abi Caddesi’ydi.

Ahmet abisini sadık bir şekilde hâlen arıyor, ona hâl hatır soruyordu. Zaten yapmasa, kendisi onu arardı. O çocukken çok az mutlu olduğu anların sembollerinden biriydi.

Cadde sakindi. Saat daha öğlen olmamıştı. Şaşkınbakkal’a kadar geniş kaldırımın üstünde sağına soluna sakince bakarak yürüyordu. Eski binalar yıkılmış, yerine genelde dört katlı birçok yeni bina onları karşılıyordu. Altlarında yeni mağazalar veya lokantalar vardı. Elinde sadece artık son sayfalarına geldiği bir kitap vardı; David Goggins’ten “Benim Canım Acımaz”. Daha rahat ve engelsiz yürüyebilmek için çantasını spor salonundaki kiralık dolabında bırakmıştı.

Arabalar Kadıköy’e doğru yanından hızla geçerken, o her adımdan keyif almak için oldukça yavaş yürüyordu. Az sonra Şaşkınbakkal’a varmış olacaktı. Orası özel bir sınır, bir başlangıçtı.

Cadde ayrıca arkadaşlarıyla buluşma adresiydi. Dostlardan oluşan özel bir arkadaş grubu vardı. Yedi kişiydi. Nadiren hep birlikte aynı anda buluşabiliyorlardı. Hafta sonları üç dört erkek öğleden akşama kadar Cadde’de ve ara sokaklarında vakit geçiriyorlardı. Birbirine karşılıksız bir sadakatle bağlıydılar. Onlarla buluşmak için kız arkadaşını ektiği bile olmuştu.

Geçen hafta, çevresindeki insanların sadakatle ilgili büyük bir şüpheye düşmüştü. Caddeye gelme sebebi buydu. Bugün izleri az kalmış olsa bile, Cadde hâlâ ona o güven hissi veriyordu. O dönemin nostaljisi belki onu rahatlatabilirdi.

Babasının anlattığı bir hikâyeyi hatırladı. Bir asker, tartıştığı üstünü vurmuştu. Kaçabilecekken kaçmamış, müfrezesiyle savaşmaya devam etmişti. Ertesi gün idam edildiğini bile bile silah arkadaşlarını terk etmemişti.

Cadde dostlarıyla ilgili benzer duygular besliyordu. Onlarla olan bağı koşulsuz ve beklentisizdi. Bir gün birkaç yıllığına o bağ koptu. O gün hayatın bir dönemi sona ermişti, sanki ölmüştü.

Şaşkınbakkal Kavşağı’na geldi. İleride solda Mihrimah Sultan Camii’ni gördü. Bir nevi eski bir durak. İleride ikinci bir durakları daha vardı. Akbank önündeki demirler. Artık ne banka ne de dakikalarca üstüne oturdukları eski demirler vardı. Yerine eczane ve dükkan vardı, demirler ise üstüne oturmak için güvensiz görünüyor ve çok parlıyordu. Etrafına baktı. Bir yerde oturup kahve içmek iyi olurdu. Tanıdık bir yer gözlerinin önündeydi; Midpoint. İçerde, hemen yer buldu. Bir filtre kahve ve çikolatalı soslu cheesecake sipariş etti. Cheesecake ile bir günlüğüne diyetini bozuyordu. Arkadaşı Onur ona şöyle demişti:

  • Alp, antrenmanlardan dolayı vücudun kesinlikle strese girdi. Bu da senin psikolojini bozdu. Şimdi sana ne yapacağını söyleyeceğim; Sevdiğin bir yere git, sevdiğin bir tatlı ye. Ama bana yemeden önce onun fotoğrafını gönder. Söylediğimi yaptığını göreyim.

Tatlı geldi. Masanın üstü güzel görünüyordu. Önünde bir kitap, kupada dumanı tüten sıcak bir kahve ve düşüncesiyle bile onu heyecanlandıran bir tatlı vardı. Uygun bir kadraj ve açıyla fotoğrafını çekti, Onur’a gönderdi.

Ağzını tatlandırmadan kahvesinden iki yudum aldı. Ona göre kahve ve şeker birbirine uyumsuzdu. Tatlının çikolatası üst damağına değince istemsizce gözlerini bir saniyeliğine kapattı. Çikolata gerçekten onun büyük zaaflarından biri olduğunu hatırladı. Buna muzipçe gülümseyerek etrafına baktı.

Sol yan masada dört erkek ve genç bir bayan birlikte kahkaha atıyordu. Birbirine olan rahat tavırları, eski dostlar olduklarını gösteriyordu. Güzel kız erkek çemberinin içinde biraz yabancılık çekiyor gibiydi. Sağında erkek ile ara ara masanın üstünde ellerini birleştiriyorlardı. Nişan parmaklarında benzer yüzükler vardı. Muhtemelen birkaç ay sonra sürüden bir kişi azalacak.

Babasının da çok sağlam dostları vardı; hayatını emanet ettiği silah arkadaşları. O arkadaşlarının kaderini öğrendiğinde babasının acısını hissetmişti ve bugün de onun hayata düz bakışının nedenini de daha iyi anladı.

  • Baba. Seninle paralı askerliğe başvuran iki arkadaşın vardı. Onlara ne oldu?
  • İkisi işkenceyle öldürüldü. Yumurtalıklarını boğazlarına tıkarak öldürdüler.
  • ………….

Yorum dahi yapamadı. Büyük sessizliği başka bir soruyla deldi.

  • Beni garnizona getirdiğinde hep yalnız oturuyorduk. Kimse de sana yanaşmıyordu. Bu özel ordudan hiç arkadaşın yok muydu?
  • Vardı… Vardı… Hepsi öldüler
  • Nasıl yani? Savaşta mı öldüler?
  • Hayır. Savaştan sonra. Kötü giden ve sonunda başarısızlıkla biten bir görev… Hepsi yakalandı ve idam edildi…
  • Peki sen nasıl kurtuldun?
  • Verilen görevin etik sıkıntıları vardı ve kabul etmemiştim. Kararıma saygı duydular. Daha sonra, her zamanki gibi, oda kapımın altından bir zarf atıldı. İçinde başka bir görevin parası ve susmamı söyleyen bir not vardı.

Dostlarını kalbine gömüştü.

Tam önündeki masada dört genç kadın heyecanla birbirlerine telefonlarının ekranlarını gösteriyorlardı. Ekranlarda çocuk fotoğrafları olduğunu gördü. Yüksek sesle konuşuyorlardı.

  • Ay kız. Ne kadar büyüdüğü birkaç ayda!
  • Seninki de artık ele avuca gelmeye başlamış
  • Of çok güzeller. Bu hafta sonu çocuklarla bir buluşma ayarlayalım

Havada sadece üç telefon vardı. Aralarında kızıl saçlı olan kadının, anlaşılan, daha şimdilik çocuğu yoktu. Bu nedenle arkadaşları sırayla telefon ekranlarını neredeyse burnuna sokuyordu.

  • Bak bak, şunun suratına bak, teyzesi. Haydi, ne bekliyorsun? Senden bebek istiyoruz.

Kendisi de bir çocuk istiyordu. İki oğlu da onu el üstünde tutardı.

Kahvesi erken bitmişti. Tatlının yarısı daha duruyordu. Genç kadınların masasında boş bardakları kaldıran garsondan bir çay istedi.

Geldiğinden beri kitabını hiç açmamıştı. Kafenin ve caddenin hareketini kaçırmak istemiyordu. Yıllar önce çocukluk arkadaşı Deniz ile bu caddede yürüyordu. Omuzlarında Alp’in ilk oğlu vardı. İlk tanıştıklarında altı yaşındaydılar. Aralarına bir de Ferit katılmıştı. Üçü beraber büyüdüler. Deniz’in kız kardeşi Alp’in kardeşiyle, Ferit ise Alp’in kız kardeşiyle evlenmişti. Artık aile olmuşlardı. Ama o onları dost olarak görmeye devam etmeyi tercih etmişti. Ferit ve Deniz belirgin şekilde çok zekiydiler. Ferit, Paris’in en önde gelen üniversitelerinden ve Deniz ODTÜ’den mezun olmuştu. Deniz ile son görüşmesi telefonla olmuştu.

  • Alp, şimdi sana bir şey söyleyeceğim. Üçümüz arasında en zekimiz sendin.
  • Ne saçmalıyorsun. İkinize bak, bir de bana.
  • Gerçekten sen en zekimizdin. Seni acayip kıskanıyordum. Seni geçmek için çok çalıştım, çok. Seninle olan gizli yarışım beni bugünkü duruma getirdi.

Bu itiraftan birkaç ay sonra kalp krizi geçirirken dili ters döndü ve nefes alamayarak vefat etti. Telefonundan onun isim ve numara kaydını ancak iki yıl sonra silebildi. Burnu sızladı.

Haz bitmişti. Tatlıdan aldığı son kaşıkla birlikte çayından son yudumu içti. Kitabın herhangi bir sayfasını açmamıştı. Geçen hafta dost diye bildiği Mert’in haysiyetsiz biri olduğunu öğrenmişti. Onu ve birkaç kişinin dolandırılmasına aracılık etmişti.

Babası ihanet konusunda çok netti. Cephede muhbirlik yapan bir asker ortaya çıkmıştı. Komutanlar meseleyi askeri mahkemeye bırakmamıştı. Görevi babasına vermişlerdi. O da sessizce yerine getirmişti.

Mutlulukla hesabı istedi. Bahşiş de her zamankinden fazla verdi. Keyifli bir zaman geçirmiş, aylardır kendisinden uzak tuttuğu ilk tatlıyı yemiş ve Mert’in zihnindeki varlığını öldürmüştü. Artık o onun için yaşamıyordu. Halbuki ebedi istirahatte olan tüm dostları kalp atışlarıyla hâlâ dans ediyordu.

En önemlisi, kendisini de kendisine en büyük dostu görüyordu. Kendi kendine ihanet etmedikçe başkasına da ihanet etmesi mümkün değildi.

Cadde’ye çıktı. Artık devam etmesine gerek yoktu. Mert geride kalmıştı. Ahmet Abi, Deniz, Ferit ve diğer dostları ise hâlâ onunla yürüyordu. Gerçek dostluk mesafeyle, ölümle ve zamanla eksilmiyordu. Erenköy Marmaray İstasyonu yakın sayılırdı. Ona giden yola girdi. Arkasında ise süslenmiş insanlar Cadde’ye akın ediyordu.

alptekingenc tarafından yayımlandı

1968 yılında o zamanlar tüm Üsküdarlı çocukların gözünü açtığı Zeynep Kamil hastanesinde doğdum. Daha bir kaç aylıkken kendimi Fransa’nın güneyinde Marsilya'da buldum. 18 yaşımda Türkiye’ye temelli dönüş yaptım ve Sait Faik Abasıyanık hikaye kitaplarını okuyarak Türkçe okuma ve yazmayı öğrendim. Üniversite yıllarım bittiğinde Öğrenci harçlığımı kazanmak için çalıştığım Turizm sektöründen ayrılıp neredeyse 20 yıl uluslararası bir şirkette kariyer yapıp bir kaç yıl önce ona da nokta koydum. Şimdi kurduğum şirkette yeni tecrübeler kazanıyorum. Yazılarım sadece kendime fısıldadığım kişisel düşünce ve görüşlerimi kalem ve kağıtla veya klavye ile buluşmasıdır.

Yorum bırakın