12. Bölüm: DEĞER SOKAKLARI

Heyecanlıydı. Bu duygusal hali birkaç saat önce sabah spor salonuna giderken başlamıştı. Bugün belki onu orada görecekti! Bundan da çok emin değildi. Sonra saat 10’da bir aile buluşması vardı. Yetişebilmesi için antrenmana erken başlaması gerekiyordu.

Antrenmanını bitirip duşunu aldıktan sonra Katibim adlı mekâna doğru hızlı adımlarla yürüyordu. Mekânın girişindeki ve merdiven başındaki görevliler sanki gelişini bekliyormuş gibi onu yukarı yönlendirdiler.

“Sizi yukarıda bekliyorlar,” demişti onu ön kapıda ilk karşılayan kadın.

Kahvaltı salonuna girdiğinde, sağında uzun bir masa onu karşıladı. Masadaki çoğu kafa ona doğru döndü. Herkes buradaydı. Anlaşılan biraz geç kalmıştı. Masanın başında oğlu Demir duruyordu. Yirmi kişilik bu özel kahvaltı, Fransa’dan Türkiye’ye kısa bir ziyaret için gelmiş yeğeni Kaan ve eşi için düzenlenmişti. Yeri bir isimlikle ayrılmıştı. Zaten boşta tek bir sandalye kalmıştı. Herkese el sallayarak selam verdikten sonra masanın tam ortasında ve yeğeninin karşısında oturdu. Kız kardeşinin, abisinin hak ettiği değeri görmesine her zaman özen gösterdiğini biliyordu.

Kız kardeşinin kocası onun çocukluk arkadaşı Ferit olunca, masadaki çoğunlukla Fransa’da beraber büyüdüğü insanlardı; kız kardeşleri, dostlar, komşular. Birkaçını yıllardır görmemişti.

Yeni evlenmiş gençler, birbirlerinin en kıymetlisiymiş gibi bakıyorlardı. Gülümseme sarhoşluğu sanki onları esir almıştı.

Çok aç değildi. Kahvaltısı biraz bekleyebilirdi. Başını yavaşça sağa ve sola çevirerek masadaki diğer davetlileri gözleriyle süzdü. Bakışlarını yakalayanlara gülümsedi. Kız kardeşi mutlu olmalıydı. Özenle yerlerine oturtulmuş tüm konuklar keyifli ve birçoğu için unutulmaz kıymetli anlar yaşıyorlardı. Kendisi de mutluydu. Değer verdiği birkaç kişi bu masadaydı.

Aklı, spor salonunda kalmıştı. Onu bugün görememişti.

Birkaç ay önce, onu ilk gördüğünde ona karşı durdurulamaz ilgisinin nedenini çözememişti. Gözleri hep onu istemsizce takip ediyordu. Kızda farklı bir aura ve duruş vardı. Günden güne ona duyduğu hayranlık arttı. Onda, “bana kur yapmayın” diye bir tavır da vardı. Buna saygı duydu ve mümkün olduğu kadar ondan uzak durdu. Onunla, bir gün spor salonundan farklı bir mekânda karşılaşmayı umuyordu. Bu ilginin şimdilik bir sevgi olmadığını düşündü çünkü onu tanımıyordu. Ama bir gün onu sevebileceği ihtimalini sevdi. Tek bildiği, ona çok değer verdiğiydi.

Aklına gelen bir benzetme nedeniyle gülümsedi. Adını bilmediği bu kız bir Kül Kedisiydi. Her defasında spor salonundan ondan önce ayrılıyordu, ardında gönlüne kristalden bir mutluluk bırakıyordu.

Kahvaltı bitmişti ve bir süre önce yağan sağanak yağmur da kesilmişti. Sarılmalar ve iyi dileklerden sonra çok yakın olan Marmaray istasyonuna ıslanmadan gidebildi.

Çok kalabalıktı. Ama önemli değildi. İki durak sonra, yani Yenikapı istasyonunda inecekti. Sevdiği bir yer değildi. Bu nedenle vagondan iner inmez, oyalanmadan Atatürk Havalimanı’na giden metronun turnikelerine yöneldi.

Yurtiçi ve yurtdışı seyahatleri aklına geldi. Artık aktif olmayan o havalimanını, yıllarca haftada en az iki kere kullanmıştı. Oraya vardığında tanıdık hiçbir şey göremedi, önünde sadece boş ve geniş kapalı bir alan vardı. Dışarıya çıktığında bekleyen servis otobüslerinden birine bindi. Havaalanı kapanınca yerine Millet Bahçesi yapılmıştı. Bindiği servis otobüsü oraya gidiyordu.

Vardığında, hiç beklemeden girişte bulunan Usta Eller Çarşısı’na yöneldi. Çarşıya daldığında, geniş bir avlu, ortada kafe masası ve sandalye, dipte küçük bir sahne onu karşıladı. Dikdörtgen alanın dört tarafında atölye ve sergi salonları vardı. Her atölyenin girişinde sanatçının adı ve icra ettiği sanat dalı yazıyordu. Bu yapı han veya kervansaraya benziyordu. Yavaş adımlarla her bir tabelayı okuyup cam vitrinin arkasındaki atölyelere bakış attı. Üst kattaki atölyelere giden merdivenleri gördü. Basamakları çıkarken aradığı o katta olduğundan emin olmuştu.

Gerçekten aradığı atölyenin karşısındaydı. Tabelasında Ahşap Yakma Dağlama Sanatçısı ve Devlet Sanatçısı Mahmut Koçer yazıyordu. İçerideydi. Geniş ahşap bir tabağın üzerine sanatını icra ediyordu. Göz göze geldiler. Sağlam ve sıkı bir selamlaşma gerçekleşti.

Spor salonundan arkadaşı olan Mahmut’un bir sanatçı olduğunu yeni öğrenmişti. Aynı zamanda sergi salonu olan atölyeye ayak basar basmaz bir “etkileşim” turu başladı. Atölyeyi birlikte gezmeye başladılar. Asılan tabloların her birinin ayrı bir kişiliği ve aynı imzası vardı; ressamın sıra dışı bir imzası. Farklı açılarda ve boyutlarda tekrar eden aynı geometrik şekil, tuvale hayat veriyordu ve ona bakana da bir hikâye başlatıyordu. Bu şekiller de onun imzasıydı; taklit edilemez, sahiplenemez.

Tur bitmişti. Kahve eşliğinde sanatsal konuşmalar hoşuna gitmişti. Paylaşım sırasında gözünün önünde duran tuvallere ayrı takılıyordu. Özellikle beyaz fon üzerinde mavi çizgiler olan tablo ona olağanüstü gelmişti. Artık sanatçının imzası olan mavi şekiller esere güçlü bir ruh vermişti. Bu tabloyla kendisine sanki bir ayna tutulmuştu. O tabloda, yeni hayatında bırakacağı kendi izlerini gördü.

Duvarda asılan tüm eserler, karşıdaki oturan sanatçının zihninde doğmuştu, görsele ve dokuya dönüşmüştü. Her biri sihirli bir şekilde onun ellerinde değer kazanmıştı.

Dönüşte Marmaray’ın vagonunda oturacak bir yer bulmuştu. Gününü değerlendiriyordu.

Uzun yıllardır görmediği yeğenini yeni bir hayata yelken açarken bir süreliğine de olsa onunla zamanını paylaştı. O ailenin ilk göz ağrısı, ilk torunuydu.

Atölyede de zaman su gibi akmıştı. Birkaç hatıra fotoğrafından sonra, yine sağlam ve sıkı bir şekilde vedalaştılar.

Evet, güzel bir gün geçirmişti ve harika kazanımları olmuştu. Spor salonundan tanıdığı, Devlet Sanatçısı Mahmut Koçer, sadece fiziken değil, ruhen de kendini gerçekleştirmiş bir insandı. Yaşarken, topluma, kendi camiasına ve gelecekteki nesillere görünür bir değer olmuştu.

Sonra atölyede yaşadığı bir diyalog aklına gelmişti. Konuşulan bir mevzudan bağımsız olarak boşanmasından bahsetmişti.

Sorgulu gözlerle Mahmut söze girdi:

– Geçen gün de bundan söz etmiştin. Bugün de boşanmandan bahsediyorsun. Yoksa sana bir travma mı yaşattı?

Evet, bir travma oluşturmuştu. Ama kurtulduğunu sanıyordu. Anlaşılan, değer verdiği birinin kendisini terk etmesi hemen atlatılamıyormuş.

Bu itiraf ona bir karar almasını sağladı. “Sil gitsin”. Evet, onu yapacaktı. Ama önce o “boşanma” kelimesini bir daha kullanmayacaktı.

– Atilla, ben, Üsküdar’a geliyorum. Günü “Kafe Rumi’de” kapatacağım. Geliyor musun?

– Tamam. Eşimle geliyorum.

– Tamam. 20 dakika sonra oradayım.

Her zamanki masası ve sandalyesi ıslaktı. Kafenin diğer cephesinde müsait dört kişilik bir yer buldu. Çok beklemeden filtre kahve ve yanında, bir ilk olarak, bir parça çikolata ikramı geldi. Gün tüm güzelliğiyle akıp gidiyordu. Artık değer verdiği bir hayatı ve korumak istediği bir kişiliği vardı. Hayatının her anını bir yaşam sanatına dönüştürme yolunda olduğunu hissetti. Bu dönüşüm tek başına yaşanacak bir yolculuk değildi; çünkü değer, ancak paylaşıldığında gerçek anlamını buluyordu.

alptekingenc tarafından yayımlandı

1968 yılında o zamanlar tüm Üsküdarlı çocukların gözünü açtığı Zeynep Kamil hastanesinde doğdum. Daha bir kaç aylıkken kendimi Fransa’nın güneyinde Marsilya'da buldum. 18 yaşımda Türkiye’ye temelli dönüş yaptım ve Sait Faik Abasıyanık hikaye kitaplarını okuyarak Türkçe okuma ve yazmayı öğrendim. Üniversite yıllarım bittiğinde Öğrenci harçlığımı kazanmak için çalıştığım Turizm sektöründen ayrılıp neredeyse 20 yıl uluslararası bir şirkette kariyer yapıp bir kaç yıl önce ona da nokta koydum. Şimdi kurduğum şirkette yeni tecrübeler kazanıyorum. Yazılarım sadece kendime fısıldadığım kişisel düşünce ve görüşlerimi kalem ve kağıtla veya klavye ile buluşmasıdır.

Yorum bırakın