13. Bölüm: HAYAT SOKAKLARI

Tek askılı spor çantasını, yürürken kendisini rahatsız etmeyecek şekilde, sol beline güzelce yerleştirdi. Fatih ilçesindeki Sultanahmet mevkisindeydi. Sırtı az önce çıktığı Türk ve İslam Eserleri Müzesi’ne dönüktü. Müzeye, gümrükten çekilmesi gereken bir koleksiyon için dilekçe teslim etmişti. Ortağı, ofise gelmesine gerek olmadığını ve bu cuma gününü müze ziyaretinden sonra istediği gibi değerlendirebileceğini söylemişti.

İşe bir günlük ara vermek ona iyi gelecekti. Sabah spor salonundan çıkarken günün planını yapmıştı. Öğlene kadar Sultanahmet’te biraz dolaşmayı, öğlen ise Üsküdar’a dönüp önce Atilla’yla ardından da Onur’la buluşmaya karar vermişti.

Sultanahmet’te başlayan bu soluklanma, beklemediği bir hediyeydi. Yıllar önce iş hayatı burada başlamıştı. Lise bitiminde Sultanahmet’teki bir otelin resepsiyonunda çalışırken üniversite hayatını planlamıştı. Üniversitenin ilk yıllarında ise Çemberlitaş’taki bir halıcıda müşteriyi eski bir halı satın almaya ikna ederken de iş hayatını planlamaya karar vermişti. İş hayatının doğduğu yer olan Sultanahmet Meydanı çevresi, onu bir haftadır kurcalayan bir soruyu ve bu soruya verdiği cevabı netleştirmesi için inanılmaz bir fırsat verecekti. Hiçbir şey tesadüf değildi.

Sabah, Sultanahmet Meydanı’na biraz erken geldiği için mesai başlama saatinden önce Çemberlitaş’a uğrama fırsatı olmuştu. Halıcı artık orada değildi. Sokak da bildiği eski sokağa benzemiyordu. Küçük bir hayal kırıklığı ile birlikte fazla zaman kaybetmeden tramvay yolunu takip ederek Sultanahmet’e geri dönüp müzedeki işini halletmişti.

Müzenin çıkışında hâlâ hareket etmeden, karşısında duran heybetli Theodosius Dikilitaşı’nı seyre durdu. Tarihî eserin etrafında gruplanmış turistler, ellerinde flamalı direkler tutan tur rehberlerini pürdikkat dinliyordu. Artık rehberlerin yüksek sesle konuşmalarına gerek duymadığını fark etti. Dinleyicilerin hepsinin kulağında Bluetooth’lu özel kulaklıkları vardı. Turistlerin önemli bir kısmının da yaşlı olduğunu gördü. Onların mutlu ve meraklı yüz ifadelerini inceledi. Belki de İstanbul ziyareti, bazılarının yıllar önce hazırladığı yapılacaklar listesindeki hedeflerden biriydi. Eğer öyleyse, onlar için mutluydu.

Kendisi de gençliğinden beri beş yıllık genel hedefler koyardı. Belirlediği hedeflerin neredeyse tümünü gerçekleştirmişti. Eğitim, iş, kariyer, özel hayat hedefleri sırasıyla zihninde canlandı. Gururlu bir gülümsemeyle çocukluğundan beri yaşadığı tüm başarılarını hatırladı ve burnundan derin bir nefes alarak olabildiği kadar yavaşça verdi. Bunu iki kez daha tekrarladı. Zihni nefeslerle temizlendi.

Hipodrom’da dizili diğer tarihî eserlere uğramaktan vazgeçti. Az ileride sağında bulunan Yılanlı Sütun’u ve Örme Dikilitaş’ı sadece gözleriyle selamladı. Meraklı turistlerin arasından tam karşısında duran Sultanahmet Camii’ne doğru yürüdü. Arka kapısına vardığında içeriye girmedi ve sola dönüp duvarını takip etti. Çocukluğunda, Türkiye’de geçirdiği yaz tatillerinde dedesi onu bu camiye birçok kez getirmişti. Öğlene daha çok vakit vardı. Bu nedenle, cuma namazını kılmak için bu camiye başka bir zaman gelmeye kendisine ve rahmetli dedesine söz verdi. Sabırsızlıkla, gençliğinde çalıştığı oteli görmek istiyordu.

Yürürken kendisinin de bugünden geleceğe nasıl yol alacağını düşünüyordu. Yoğun duyguları, dünü, bugünü ve yarını zihninde birleştirmişti. Az önce aklına gelen başarıları için ödediği bedelleri de hatırladı.

Sultanahmet Parkı’nı geçiyordu. Uzaktan Derviş Kafe’yi de görebiliyordu. Kafe hâlâ yerinde duruyordu. Kafenin bir cephesinin de bulunduğu Kabasakal Caddesi’ne girdi. İleride, sağda, ahşap bir yeşil konak görünüyordu. Liseyi bitir bitirmez çalıştığı Yeşil Ev Oteli hâlâ yeşildi. 

Otelin tam önünde durdu. Artık sahipleri farklıydı ve ismi de İngilizce yazılıydı. Büyük iki kanatlı ahşap kapılardan biri açıktı. İçeriye daldı.

Genç resepsiyonist kız ile göz göze geldi. Kız; onun otel müşterisi mi, yoksa arka bahçedeki lüks lokanta ve kafenin müşterisi mi olduğunu çözmeye çalışıyordu.

– Merhaba, dedi kız.

– Merhaba, içeriye sadece bir göz atmak için girdim, yıllar önce burada, resepsiyonda çalışmıştım da…

– Öyle mi? Ne zaman?

– Çok önceden. O zaman buranın ismi başkaydı. Yeşil Ev’di. Resepsiyonun yeri de burada değildi. Yönü değişmiş ve bayağı geriye atılmış.

Bu mekânda bakanlarla, prens ve prenseslerle, yabancı cumhurbaşkanlarıyla, yerli ve yabancı yazarlarla, sanatçılarla ve şarkıcılarla tanışmış; bazılarına hizmet etmiş, bazılarıyla karşılaşmıştı. Ne imza almıştı ne de fotoğraf çektirmişti. Sadece hafızasına anıları ve hislerini kazımıştı.

Otelden ayrıldıktan sonra buralarda artık zaman kaybetmesine gerek kalmadığını düşündü. Üsküdar’a dönme vakti gelmişti. Ama yavaş yavaş. Kafasındaki sorunun cevaplarını netleştirmeye hazırdı. “Ben kimim?”

Artık geçmişteki Alp değildi. Az önceki hâlinden de farklıydı; sürekli değişiyordu ve gelişiyordu. Düşünceleri zamanı kırdı. Gelecekteki Alp’i görüyordu. Gelecekteki Alp, tüm yaşamındaki mutlulukları, üzüntüleri, ödediği bedelleri yüklenmiş gibiydi. Gelecekteki Alp kimdi?

Kabasakal Caddesi’nden ana caddeye geçmedi. Düz devam etti. Ayasofya Camii’ni geçti ve soldaki sokağa saptı. Adı Soğukçeşme Sokağı’ydı. Bölgenin en güzel sokağı. Hayat kadar güzel. Sağda sıralı ve birbirinden farklı renklerle boyalı eski ahşap konakların, solda da Ayasofya Camii duvarlarının arasında aşağıya doğru yavaşça aktı. Ana caddeye vardığında Sirkeci’ye doğru giden turistlerin akıntısına katıldı.

Gülhane Parkı’nın kapısına ulaştığında Sultanahmet gezisinin bittiğini kabul etti. İçinde de başka bir kabulün rahatlığına ulaşmıştı. Egosunun güçlü olduğunu biliyordu. Zamanla onu dengede tutacak önemli bir şey keşfetmişti. Evet, kendisi önemliydi, biriydi, esas oğlandı, ama başkaları için sadece bir vesileydi. Herkes birbirinin vesilesiydi.

Marmaray istasyonuna gelmeden adımlarını yavaşlattı. Artık zamanı gelmişti. Gelecekteki Alp nasıl bir adam olmak istiyordu?

Sirkeci Garı’nın girişine gelmişti. Etrafına bir baktı. Vapur iskeleleri biraz aşağıdaydı. Gençliğinde, eğitimi ve İstanbul’un eğlenceli gece hayatı için para kazandığı dönemlerde her gün bu yolu kullanmıştı. Yıllar önce son vapura yetişmek için koştuğu hali gözünde canlandı. Rahat yetişecek olsaydı bile koştuğunu hatırlıyordu. Zaten hep koşuyordu, kimse ona durmayı öğretmemişti.

Garın girişinde kahve satan ünlü Türk kahvesi markasını gördü. Satıcıların hepsi çok gençti. Canla başla çalışıyor, müşterilere hizmet verip satış yapıyorlardı. Aralarından biri, belki de geçmişteki Alp gibi eğitim masrafları için para biriktiriyordu. Acaba az önce kendisine farklı bir kahve öneren genç o muydu? Onun ısrarlı yönlendirmesiyle bir French press’te kullanmak için öğütülmüş bir filtre kahve paketi satın aldı. Dükkânın düzeni elverseydi, ona iyi bir bahşiş bırakmak isterdi; çocuğun eğitimine ufak bir katkı olurdu belki de.

Mağazadan uzaklaşırken elindeki kahve paketine baktı. Geriye dönüp annesi için 250 gramlık Türk kahvesi paketi aldı. Annesi o markayı çok seviyordu.

Marmaray Sirkeci İstasyonu’nun peronlarına inmek için birkaç yürüyen merdiven ve uzun koridorları kullanmalıydı. Yavaş ve emin adımlarla yürürken, sağında ve solunda başları öne eğilmiş insanlar hızlıca yürüyorlardı veya neredeyse koşuyorlardı. O ise bir katta tezgâh kurmuş, ney çalan, ara sıra şarkı söyleyen tek kişilik orkestralı bir müzisyeni seyretmeye durdu. Üsküdar treninin beş dakika sonra kalkacağını biliyordu. Ama önemli değildi; on dakika sonra bir başka sefer daha vardı. Duvar dibinde duran turuncu-sarı bir kedi ile birlikte birkaç dakika daha sanatçıyı dinledi. Adam ne kadar yetenekliymiş! Kedinin başını ve gıdısını okşadıktan sonra insan akıntısına kendini bıraktı.

İkinci yürüyen merdivene adım atacakken solunda ilginç hareketler yapan yaşlı bir adamı fark etti. Temiz ve düzgün giyinmiş bu adam yürüyen merdivenlere doğru iki adım atıyor, tam sınırdayken iki geri adım atıyordu. İnsanlar da ona aldırış etmeden yanından geçip gidiyordu. Adamın birkaç gelgitinden sonra Alp onunla iletişime geçmeye karar verdi.

– Size yardımcı olabilir miyim? Koluma girin, beraber aşağıya inelim.

– Teşekkür ederim, gerek yok. Zamanım çok. Sadece hareket ediyorum… Spor için…

– Emin misiniz?

– Evet, evet. Ama bu arada farkındalığınız için çok teşekkür ederim.

– Rica ederim.

Adamın son cümlesi onu hem mutlu etmişti hem de şaşırtmıştı. Aslında o değil, tersine yaşlı adam onu fark etmişti. Garip ama bir yabancının gözüyle fark edilmek onu mutlu etmişti.  

Yürüyen merdivenlerden inerken yüzüne içten bir tebessüm yerleşti. İçinde yeşeren bu taze mutluluğu çevresiyle paylaşmaktan hiç çekinmiyordu.

Üsküdar yolculuğu çok kısa sürecekti. Bindiği vagon oldukça boştu ve boş bulduğu bir koltuğa da oturdu. Önünde ayakta duran iki genç kızın Kadıköy’e gitmek için hangi istasyonda inmeleri gerektiğini tartıştıklarına kulak misafiri oldu. Dayanamayıp kendilerine hangi duraklarda inebileceklerini kısaca tarif etti. İkisi birden teşekkür etti. Tren artık Üsküdar’a gelmek üzereydi. Kızlardan biri ona doğru hafif eğilerek konuştu:

– Abi, tarzın çok güzel…

Şaşırdı.

– Teşekkür ederim.

Biraz mahcup ama çok mutlu bir hâlde vagondan indi.

En çok istediği şey, sevgisini paylaşan bir adam olmaktı. İnsanlar neden bugün sevgi kelimesinin içini bu kadar boşalttı, diye sordu kendisine. Hâlbuki onun için sevgi, ruhun bir parçasıydı, ebedîydi.

Birkaç yıldır onu paylaşma konusunda daha titiz ve seçici olduğunu kabul etti. Hislerinin bozuk para gibi harcanmasını istemiyordu. Fakat artık sevgisini paylaşmanın yanında onu almak da istiyordu.

Yeryüzüne çıkarken, birkaç dakikalığına da olsa özlediği mavi gök ve aydınlık görünüyordu. Atilla ve Onur ile ayrı zamanlarda buluşacaktı.

Hayatını paylaşan biri… “Bu benim vizyonum,” diye mırıldandı.

Bugün, yarın, beş yıl sonra tecrübelerini, parasını, düşüncelerini, zamanını, mutluluğunu, içindeki sevgiyi paylaşmak istiyordu. Tüm bunları tek başına değil, hayatı paylaşacağı bir başka kalp ile yapmak harika olacaktı.

alptekingenc tarafından yayımlandı

1968 yılında o zamanlar tüm Üsküdarlı çocukların gözünü açtığı Zeynep Kamil hastanesinde doğdum. Daha bir kaç aylıkken kendimi Fransa’nın güneyinde Marsilya'da buldum. 18 yaşımda Türkiye’ye temelli dönüş yaptım ve Sait Faik Abasıyanık hikaye kitaplarını okuyarak Türkçe okuma ve yazmayı öğrendim. Üniversite yıllarım bittiğinde Öğrenci harçlığımı kazanmak için çalıştığım Turizm sektöründen ayrılıp neredeyse 20 yıl uluslararası bir şirkette kariyer yapıp bir kaç yıl önce ona da nokta koydum. Şimdi kurduğum şirkette yeni tecrübeler kazanıyorum. Yazılarım sadece kendime fısıldadığım kişisel düşünce ve görüşlerimi kalem ve kağıtla veya klavye ile buluşmasıdır.

Bir Cevap Yazın